23 Kasım 2015 Pazartesi

Silsilesini sikeyim...

Böyle acayip bir küfür edesim var.

Dur durak bilmeden, ağzımdan köpükler saçarak, hani böyle çocukkken ağlarsın ağlarsın artık bir noktada yorulursun ya heh o şekilde küfür edesim var.

Ben bir türlü normalleşmeyi beceremiyorum millet amına koyayım. Psikolojik sorunlarım mı var, yoksa sadece öfkeli veya korkak mıyım bilmiyorum. En küçük basit bir olaydan, hayatımı yönlendirecek kararlara kadar herşeyden bıktım, tükendim, artık tahammül bile edemiyorum.

Alkolik oldum desem yeridir, boş bulduğum her fırsatta litrelerce içmeme sebep olacak yalanlar üretiyorum kendime. İçmemi gerektirecek herhangi bir sorunum da yok ama gerekirse buluyorum. Bir ara adam gibi bir düzenimi oturtmuştum, beslenme, spor, sağlıklı yaşam sikine bile inanıyordum. Hatta hatta bıraksanız organik beslenecek hale gelmiştim desem yeridir.

Artık değil organik, beslenmiyorum bile. Sadece iyice acıktığımı farkettiğimde ne varsa onu yiyorum. Mesele sadece açlığın psikolojik etkisini bastırmak. 

Nasıl böyle bir dalyarağa dönüştüm onu da anlamak pek mümkün değil. Belki de eskiden beri gelen birikim sanırım. Gerçi ben hep böyle bir adamdım. Bir türlü üstte de dediğim gibi normal olamıyorum. Çocukluk arkadaşlarımın neredeyse hepsinden koptum gittim, yeni arkadaşlar ilave edemiyorum, yalnız kalmaya karşı dayanılmaz bir istek var içimde. Herhangi bir hobim kalmadı, herhangi bir aktiviteden zevk alamayan yarak kürek bir adam oldum anlayacağın.

Depresyondasın desen, çok mantıklı gelmiyor. Belki de son 10 yıldır depresyondayım artık normalden ne anlamam gerektiğini unuttuğum için farketmiyor da olabilir. Olabildiğince basitlik istiyorum. Hani hayvan gibi yaşıyor derler ya amına koyyim böyle sokaktaki adamı görünce, köprü altında, heh işte öyle hayvan gibi yaşayasım var. Saçı sakalı saldım gitti zaten, ne düzeltiyorum, ne kısaltıyorum. Bir giydiğimi üzerimde kokmadan değiştirmeye bile yeltenmiyorum aha işte böyle bir adam oldum.

Sabah ofise gittiğimde, günlük haberlere bakıp sinirlenecek bişeyler bulmakta gayet başarılıyım. Emekli ast subay gibiyim. Kızmak, sinirlenmek için bahane arıyorum sürekli. İyice kendimden sıkılmaya başladım en çok da kendime kızacak bişeyler buluyorum.

Bundan 4-5 ay önce pederi kaybettim. Aslında ölüme karşı gayet sakin bir adamım, öyle yıkıntıya dönmüyorum ama pederin ölümü benim için sıkıntılı bir sürecin başlangıcı oldu. 

Bu ara kafamı en çok kurcalayan konu da bu ölümün omuzlarıma bıraktığı yük. Annem.

Şimdi buradan sonrasını okuyan olursa büyük ihtimal bana Binbir Gece'deki sürekli evin parasını pulunu kumarda çarçur eden hayırsız evlat Ali Kemal Evliyoğlu muamelesi yapacak ama durum öyle değil aslında lan valla bak öyle değil.

Ben ölen pederi de annemi de aslında çok severim. Tabi kendime göre severim belki bir kez arayıp "annecimmm, babacımmm" dememişimdir. Konuşurken hep bir mesafe var gibidir tavrımda ama, içten içe herkes gibi değerleri bambaşkadır benim için.

Bir zamanlar matah bir halt sandığım, 25'i geçince asıl sıkıntısını anladığım çok sikik bir durumum var benim. Tek çocuk olma durumu. Gerçi pederin ilk evliliğinden olan 3 lavuk daha var ama, annemden olan bir tek ben varım. Sikindirik türk dizilerindeki entrikalı aile gibi oldu böyle anlatınca gerçi ama değil basit bir durum aslında.

Ölen annem değil de peder olunca, diğerlerini ilgilendiren bir durum kalmadığından annemin bu dünyadaki tek dayanağı da ben kaldım. Benim başka bir sürü sıkıntım var ama onları tek tek burada anlatıp kafa sikmeye niyetim yok. Burda kalkıp da kimse annemin bana fazlalık olduğunu falan da sanmasın annemi bayağı bayağı çok severim, aklıma gelir ağlarım o derece ama çözemediğim sıkıntılarımın ortasında, babam olacak orospu çocuğunun 1-2 sene daha dayanmadan gitmesi zaten zor olan süreçleri daha da zor hale getirdi.

Bir de insan bekler hani bazen, zaten hastadır her an olabilir diye. Yok arkadaş adam benden iyi durumdaydı. Evet 75 yaşındaydı ama bilinen hiçbir sağlık sorunu yoktu. Günde 5-6 km yol yürüyen, koşabilen gücü kuvveti yerinde bir herifti. Bir sabah saat 6'ya gelirken telefonla uyandım, annem hastaneye kaldırdıklarını söyledi. O an içimden bişeylerin aktığını hissettim, neredeyse son zamanlardaki en büyük korkularımdan biriydi çünkü. Herhangi bir belirti yoktu ama yaşı dolayısıyla ne zaman başıma geleceğini korkarak bekliyordum.

Hastaneye gittiğimde gayet iyi görünüyordu hatta derin bir ohh çektim onu görünce, atlattı yine pezevenk dedim. 1 Saat sonra tomografi sonucuna bakan doktor beni odasına çağırıp aort yırtılması deyince ve gireceği ameliyattan sağ çıkma olasılığının %1 civarı olduğunu söyleyince tekrar aynı duruma geri döndüm. Bilinci yerindeydi, konuşuyorduk, herhangi bir cihaza bağlı değildi sadece belden aşağısında bir ağrıdan bahsediyordu. Benim için bu kadar canlı birinin birkaç saat içinde ölecek olması gerçekten garipti. 

Söylediğim gibi ölüme çok alışkınım, hiç yadırgamadım, çok kişiyi ellerimle gömdüm ama bu babam olduğunda farklıydı. Oturup ağlamadım, dövünmedim. Sakinliğimi korudum, mizacım ve algım bu yönde. Yazılardan okuyanlar belki anlamıştır herhangi bir şekilde bir dini inancım veya tanrı algım yok. Ölen kişiyle alakalı olarak belki bu kadar olağan karşılamamın sebebi de bu. Zaten ölmek için tasarlanmıştı, kesin olan bişeyin zamanı geldi sadece. Bir anlamı, bir değeri yoktu öncesinin artık onun için. Sonsuz yokluk insanın içini acıtacak bişey değildi belki sadece huzur, belki arada sırada benim de artık gelse diye beklediğim bu sıkılmışlıktan kurtulmanın anahtarı. Doğanın kendini yenileme, eskilerden kurtulup gençlere yolu açmasının, değişimin mükemmel bir tarifi.

Fakat ölende hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen, bazen duruma göre kalanın hayatını tamamen sikebiliyor. Benim durumum buna benzer gibi görünüyor. 

Ben çok dalyarak bir adamım demiştim değil mi yukarda? Nedenini şöyle anlatayım. Ben matbaacıyım meslek olarak. Aslında grafik tasarımcıydım, ama belki de işin özünde bir bok değilim. Orası biraz karışık. 

Çok genç olduğum dönemlerde kafamın dikine gitmeyi çok severdim, hala da düzeldiğim söylenemez gerçi. Üniversiteye gitmedim, bir ünvan bir branş istemiyordum. Ben sadece anlamak istiyordum. Neyi anlamak istiyordun peki yarrağam diyorsanız da bulunduğum dünyadan başlayıp, belki hiçbir zaman bilgi bile alamayacağım evrenin tamamını. Öyle akıllı, zeki bir adam değilim. Sokakta karşılaştığın burnuyla götüyle oynayan sıradan lavuğun tekiyim. Fakat benim gibi olan diğer lavuklar futbola, eğlenceye, dizilere, filmlere sararken ben nedense ilk yazılardaki konuları merak etmeye başladım. Bir halt bildiğimden veya anladığımdan değil bununla ilgilenmek hoşuma gittiğinden hepsi bu.

Üniversiteye gitmeyince tabi, liseden sonra bir tanıdık beni alıp elimden tutup bir matbaaya, daha doğrusu o sırada matbaacı olmayan ama matbaacı olmak isteği bulunan tek kişilik birinin yanına götürdü. Böylece benim serüvenim başlamış oldu. İlk birkaç yıl herşey daha yeni olduğu için öyle meraklıydım ki öğrenmeye, o kadar hoşuma gidiyordu ki yaptıklarım kendimi dünyanın en önemli işini yapıyor sanıyordum. Bir taraftan da boş vakitlerimde bahsettiğim meraklı olduğum konular.

Arkadaşlarımdan aşağı yukarı net bir şekilde bu arada kopmaya başladım. Onlar beni maç izlemeye çağırdığında ya yeni kurulan bu şirketin daha da büyümesi hevesiyle bişeyler yapmaya çalışıyor yada yeni yeni para kazanmanın verdiği heves ve konforla bişeyler okurken şarap içmeye alışıyordum. Öyle güzel geliyordu ki bu bana arkadaşlarla veya bir kadınla zaman geçirmek külfete dönmeye başlamıştı. Son cümleden aldığınız gazla bana ibne muamelesi yapmaya kalkmayın silsilenizi sikerim sizin de. Tabiki hayatımda kadınlar vardı, herşey normal ve sağlıklıydı sadece bunun önemi yalnızken okumak kadar değildi. 

Başlarda bu keyif aldığım şeyler zamanla hayatımın tamamı haline geldi. Artık asosyal, içine kapanık gibi görünen, insanlarla zaman geçirmek istemeyen şimdiki dalyarağa dönüştüm. Fakat bundan da rahatsız değildim, halimden gayet memnundum. Hatta eğlenen, ağzını ayıra ayıra gülerek hayattan keyif alan herifleri görünce kendimi çok ulvi işler yapıyor sanacak kadar gerizekalıydım.

Gençliğin ve toyluğun getirdiği bu kendini bir bok zannetme ve doğruyu bir tek kendinin bildiği hali zaman içinde yediğim kazıklarla ilginçleşmeye başladı. Önceleri neredeyse hayatımın temeli olan yaptığım işin aslında ne kadar salak bir uğraş olduğunu anlamam tokat gibi gelmişti bana.

Öyle ya, ulan ben matbaacıydım sadece. Hem de öyle kitaplar, gazeteler, araştırmalar basan bir matbaacı da değil. Sırf parasını verdikleri için her boku isteyen, aciliyetleri asla bitmeyen, aynen benim de bir zamanlar yaptığım gibi, yaptıkları boku dünyanın en önemli işi zanneden kişilere dalkavukluk yapan bir matbaacı.

İnsanları zorluyor, gecelerini, haftasonlarını yeri geldiğinde de bayram tatillerini, sırf yüzündeki sivilceleri örtmek isteyen at ağızlı orospulara broşür yetiştirmek, %1500 karla mal satan pezevenklerin ürünlerini pazarlamalarına yardımcı olmak için harcıyorduk. Aslında insanların da değil, en başta kendimizin hayatını harcıyorduk. Ama olayın nasıl bir büyüsüne kapıldıysam dediğim gibi göremiyordum.

Şirkette yatıyor, şirkette kalkıyor, bahsettiğim gibi acil işleri olan müşterilerin işlerini yetiştirdiğimde kendimi Troya fatihi Odysseus gibi hissediyordum. Kıçımdan uydurduğum bir değerim, kıçımdan uydurduğum bir önemim vardı artık benim de. 

Gerçi bunları yaparken bir yandan da aklımdan geçen, ilerledikçe, büyüdükçe beraberinde gelecek oturaklılık ile birlikte biraz daha rahat hareket edip, biraz daha keyfi işlerime zaman ayırabileceğim duygusuydu. Yoksa yukarda anlattıklarımdan salt bir iyilik meleği veya dava adamı olduğumu sanmayın, gayet kendi götünün rahatı için ileriye dönük planlar yapan bir orospu çocuğuyumdur. Belki direkt kazık atmam kimseye ama öyle iyi niyetli olduğumu da iddia edemem.

Neredeyse bu noktadan sonra yanında başladığım ve iki kişi yola çıktığımız adı burada zikredilmeyecek olan diğer abimle kafalarımız biraz ayrıştı. Evet benim için de çalışmak önemliydi, insan emek vermeli ve üretmeliydi. Bunun başka türlüsü tabiki asalaklıktan başka bişey değildi. Fakat insan yaşamak için veya bir değer olduğu için üretmeliydi. Anlamsızca bir makina gibi tek gayesi söylenileni koşulsuz kabul etmek şeklinde ömrünü adamak olmamalı çünkü ilk başta dediğim gibi yaptığımız iş bu denli önemi haketmiyor.

Şöyle düşünün evde tuvalet kağıdınız bitse yokluğunu hissedersiniz, basitçe kıçınızı bişeye silmek zorundasınız. El ilanı bundan bile değersiz baktığınızda. Nedir ki? Ne halta yarar? Hele hele artık herşeyin dijital olduğu bu dünyada şuan neye yarar?

İş kısmını biraz siktir ettim açıkçası bu olaylardan sonra. Hala aynı işi yapıyorum, hala aynı yerdeyim 12-13 yıl oldu fakat her geçen gün kafa olarak daha da uzaklaşıyorum. Her geçen gün önemsizleşiyor ve hayatımın daha az bir önemini ona atfediyorum. 

Bu bakış açısına geçişimde pederin ölümünün de etkisi oldu yine aslında. Şaka maka herif öldü bana feng shui oldu amına koyim, giderayak son öğüt gibi. Bizim peder ilkokulu bile bitirmemiş, sonradan akşam okulundan ehliyet için diploma almış, zanaatkar bir terziydi, annem de öyle. Babamın hayatındaki en önemli olay çalışmaktı. Bildiği başka bişey yoktu. Gerçi o adamın durumunu da anlamak lazım. Bu adam 1940 da doğmuş, çocukluğunda ekmek karneyle verilmiş, olan bütün darbeleri ve ambargoları yaşamış gariban bir adam. 

Babasız geçen bir çocukluk ve her ne kadar güzel bir adam olsa da üvey babanın yanında onun da eline bakan 4-5 kardeş. Yani bu adamın böyle bizim gibi abuk subuk dertlere ayıracak vakti hiç olmamıştı, bu adam hep kavganın en ön safında bulunmak için burdaydı. Hayatta kalmalı, karnını doyurmalı, ilerde de sahip olduğu ailesini beslemeliydi. Hepsini de becerdi şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Fakat bütün bunları yaparken ister istemez kendisi diye bir kavramı da hiç olmadı. Çalışmak için yaşadı, çalışmaya devam etmek isterken öldü. Öldüğünde yaşına ragmen bile işi hiç bırakmadı.

Onun bunca uğraşına ragmen bile öldüğünde herşey yarıda kalmıştı. 50 yılını geçirdiği, çalıştığı yerlere şimdi onu sorsan belki hatırlamak için 10-15 sn kadar kimdi ya düşünürler. Herşeyi halletmek için çalıştı, bir hiç olarak öldü.

Neyse işlerle alakalı böyle salaklıklar devam ederken, en az bu kadar salakça olabilecek bir hareket daha yaptım. Evlendim. Bokumda boncuk bulacak gibi, üzerine hiç düşünmediğim, hazır olmadığım bir konuda hep kafa dikine gidiyoruz ya, bu sefer de büyük sözü dinleyelim diye evlendim. Neredeyse 4 yıl önce tabi bu olay, gelinen yer içler acısı ama detaylara boğulmanın gereği yok burası Yalçın Çakır programı değil ya amına koyyim.

Fakat bu hareketi yapmama önayak olan, o sırada alttan alta verdiği telkinlerle bunu bana mantıklı gösteren anneme karşı da biraz sinir sahibi olmama sebep oldu. Aslında buna onun sebep olduğunu söylemek de doğru değil de, insan kendini suçlamak yerine hemen suç atacak birilerini buluyor tabi.

Çok da kendimi anlatmamın aslında lüzumu yok, her ne kadar asıl silsilesi sikilesi ben ve benim gibi insanlar olsa da tabi insan kendinden önce ve sonra kızacak bir sürü şey bulabiliyor. Kendimi anlatma sebebim şuydu. Birazdan isyana ve küfürlere başladığımda sanmayın ki çok önemli veya her haltın doğrusunu bilen biri olarak bunları yazıyorum. Sıradan bir orospu çocuğu olarak isyan edecem sadece.

Ülkemizin geldiği durumlara da değinmeyeceğim o nedir amına koyyim herkes bir memleketi beğenmeme noktasında. Tamam beğenilecek bişeyi olmayabilir de her siki de böyle eleştirmenin bir anlamı yok. Ne öncesi ne bundan sonrası bu ülke zaten bir sik olmaz. Olamaz çünkü yapı olarak biz böyleyiz, sürekli sürekli aynı şeyleri eleştirmenin de o yüzden bir mantığı yok.

O sebeple burda AKP'yi, türbanlıyı, sakallıyı, hocayı değil, bugün kendini aydın zanneden, sanki bu bahsettiklerimden kurtulsak atomu parçalayacakmışız gibi tavırlara bürünen orospu çocuklarının yanı sıra, ara ara istemesek de gerçek dindarlara ve muhafazakarlara da giydireceğiz. Yani konumuz ülkenin siyasi havası değil, sosyal havası olacak. Neden bir sik olmadığımızı neden böyle olduğumuzu suçu siyasilere değil, kendimize atarak irdeleyeceğiz.

Biz eskiden de kendi içimizde kavga etmeyi seven bir millettik bu böyle. Çünkü cehalet diz boyu, okuyanı okumayanı hepimiz cahiliz. En küçük bir tartışmada hemen ateşlenir, eğer biraz da samimi bir ortamdaysak küfür ederiz. Etmez miyiz amına koyyim yalan mı? Ne tartışma adabı biliriz, ne araştırmayı severiz, ne çalışmayı severiz ne de başka bir halta derman olacak şeyleri.

Konuştuğunuz her 10 kişiden 9'u yaptığı işinden şikayet eder benim gibi, fakat değiştirmez. Değiştirmediği yetmiyor gibi, buna katlanabilmek için de "aslında gideceksin bir sahil kasabasına, domatesi biberi ekeceksin" gibi yaşı kaç olursa olsun üretmemeyi, ilerletmemeyi kendine düstur edinir. Bizim en büyük sıkıntılarımızın temeli hep bu havadan geçinme ve modern döneme uymayan göçebe yaşam tarzına olan tutkumuz. Biz buyuz ağalar. Biz yatmayı severiz. Biz tarlayı ekip ekin çıkana kadar kahvede pineklemeyi seven insanlarız.

Şimdi şöyle bir internette gezinin neler göreceksiniz neler. Bir taraf salak salak kendi hayal dünyasında yeniden Osmanlı kurarken, diğer salaklar da bambaşka konuları bambaşka yerlere çekme derdinde.

Örneğin, Diyanete yılda ayrılan bütçe 5 Milyar TL diyelim, ki hakkaten salakça ama böyle bişeydi yanlış hatırlamıyorsam. Böyle bir haber veya mesajın altındaki, ilk şanslı dalyarağımızın yorumu.

- Abi adamlar Mars'da su buluyor, bizim uğraştığımız işe bak...

Tamam diyanete ayrılan bütçede salaklık olduğunda hemfikiriz de, e be doğduğu hastanenin temel atma törenindeki kurdelayı kesen makası veren genç hatunu siktiğiminin çocuğu, sen bunu değiştirmek için ne yapıyorsun? Sen üniversitede aynı puanla okullar arasında seçim yaparken iş imkanı fazla olana kayıt yaptırmadın mı? Sen sırf mezun olmak için abuk subuk bölümleri bitirip, ondan sonra arkeolog olup, şuan bir şirkette pazarlama uzmanı olarak çalışmıyor musun? Silsilesini siktiğimin neyi eleştiriyorsun o zaman? 

Sen de ben de zaten Mars'da su bulacak kafa yapısına sahip değiliz. Diyaneti kapatsak, onun bütün parasını bu işe yatırsak, bu sefer başka bişey için içimizden o parayı hortumlayanlar çıkacak. Çünkü biz Mars'da su bulmaya değer vermiyoruz, biz bilgiye, birikime değer vermiyoruz. Sadece karşımızdakine bok atacağımız zaman sanki bu haber bizim için önemliymiş gibi örneklendiriyoruz. Aynı pezevenge desen ki peki şuan orda 3 tane araç var bunların adı sanı nedir, neler yapıyorlar? Mal mal yüzüne bakar ama Barcelona'yı yedeklerine kadar sayar. E ne oldu senin imkan verseler Mars'da su bulan bilim aşkın?

Bizim burası beğensek de beğenmesek de ortadoğu ülkesidir millet.! Öyle bilim, sanayi, sanat, demokrasi, hak, hukuk falan kimse bunları sikine takmaz. Bişeyleri düzeltmek için önce teşhis koymamız lazım. Kendimizi Norveç'li adamlarla kıyaslamaya devam edersek, kendimizi Kanada'daki topluma göre neden bunlar yapılıyor diye kınarsak bir arpa boyu yol gidemeyiz.

Önce hastalığı teşhis etmek lazım ki ilaca başlayabilelim. Bizim hastalığımızın adı cehalet başta da söylediğim gibi. Cehalet burda geniş bir kavramın adı aslında. İlkokul mezunu olmayı ve okuma yazma bilmemeyi temsil etmiyor. Temsil ettiği kavram öğrenmeme isteği, öğrenme metodlarının yanlışlığı, öğrendikten sonra uygulamama ve bunun gibi sorunlar. Bizim okumaya yazma bilmeyenimiz de cahil, üniversitede okuyanı geçtim, ders veren profesör de cahil.

Biz bilgi üretmeyi seven insanlar değiliz. Biz hazır yemeyi seven insanlarız. Hayatında bir tane adam gibi makale yazmayan profesörlerimiz doçentlerimiz var. Buna rağmen daha üniversite ilk senesinde kendini bilim adamı olmuş zanneden amcıklarda var.

Tabi illaki bunlar değil, bir yandan da cehaleti seven insanlarımız milyonları buluyor. Yukardaki artist aynen iman edip amel işlemeyen dandik müslüman gibi, bu da bilginin ve ilerlemenin öneminin farkına varmış, fakat öğrenmeye de gerek duymuyor. Cehaleti sevenler ise öğrenmemeyi geçtim, öğrenmek isteyene köstek noktasında.

Bu memleketin bakanlarından biri, isim vermeyeyim, teknolojiye falan böyle çok kafayı takarsanız kafayı sıyırırsınız, işine yarayacak kadar kullanacaksın yeter dedi. Belki aranızda bunu ilk kez duyan varsa taşak geçiyorum sanabilir ama vallahi dedi billahi dedi. Şimdi yöneticisi bu cehalette olan bir memleketin senin benim gibi marabasından ne bekliyorsun? Neyi geliştirmesini bekliyorsun? 

Cem Yılmaz eleştirisi gibi olacak ama kime sorsan memlekette belgesel izliyor, kitap okuyor. Madem öyle de amına koyyim bu her kanalda üçer beşer yayınlanan, benim annemin de seyrettiği sikik sikik dizileri kim izliyor? Bir de bu diziler nasıl bişey abicim akıl alır gibi değil.

Biz hiç dizi seyretmedik mi? Tillahını seyrettik, Yılan Hikayesi adıyla 2 sene Memoli izlemiş adamım lan ben. Salak saçma dizi dedin mi belki akla ben gelirim ama birkaç salakça dizi varsa, 20 tane de adam gibi yayın vardı. Esir Şehrin insanları gibi, İkinci bahar gibi ne bileyim bir sürü de senin benim gibi, bir mahallede yaşayan insanların üzüntülerini, sevinçlerini anlatan diziler de vardı. Hoş diziden duygu alıp adam olacak değiliz sonuçta tv eğlencesi fakat ya şimdikiler nedir?

Amına koyduğumun kanallarındaki dizilerin en boktan maddi duruma sahip karakteri jeeplerle geziyor. Hayatında minimum 2-3 karı var, bütün karılar da buna kendimi dövdürsem diye sırada. İster ağa, ister fabrikatör, ister muslukçu konu hep aynı mı olur arkadaş. Yalı, araba, kadın, entrika, ihanet, yanlış anlama...

Ah hele o yanlış anlamalar yok mu ahhh. Kadın eski sevgilisine git başımdan demek üzereyken bir an sarılırlar, o sırada yeni pompacısı içeri girer, sen Pelinsu, hem de benim evimde.... Kalan 96 bölümde bu kancığın derdini anlatmasını izleriz. Bu arada hakkaten de izlemiyor muşum yani ben de dimi heheheh. Yok lan ben yeni belgesel var mı derken öyle rastgeldim yoksa ne seyredecem.

Sahi merak ediyorum aga bu nedir? İnsan 1-2 dizi izler haftalık takip eder tamam amenna, hayattan soğuyalım demiyorum tabi de her gün 2 dizi nedir amk biri bana bunu açıklasın. Hadi benim annem gibi 62 yaşına gelmiş kadın 55 tane seyretse ne olur zaten kafa mı kalmış onda da 18-20 yaşında gencecik insanlar hayatlarını bu yalana göre yaşar hale gelmişler. Şimdi ben bu konuda susup sizi aşağıdaki video ile başbaşa bırakıyorum.




Şimdi biliyorum yukardaki videodaki eleştiriyi gören kişilerden bazı çok bilen dalyaraklar çıkıp, bırak ya ne alakası var şudur budur diyecekler ama aslında iş aha yukardaki kadar basit.

Yazıyı uzattıkça uzattım farkındayım. İyice dallanıp budaklandı hatta fakat gaza gelmişim bir kere kusabildiğimi kusacam artık. Beğenmeyen okumaz zaten bloğun okuyanı yok, siz belki de bu satırları okurken ben bloğum olduğunu bile hatırlamayacağım.

Ne diyorduk, insanlar artık onlara dayatılmış bir hayat üzerinden yaşamlarını şekillendiriyorlar. Marka ve popüler olmak herşey olmuş. Eskiden benim gençliğimde (teee 40'larda gibi oldu ama) işte 90'larda internette bir anonimlik durumu vardı. Kimse adını sanını söylemez, kimse erkek mi kadın mı belli olmaz, kimse kimsenin durumunu bilmezdi. İstersen ileri geri konuşur, istersen sırrını derdini açardın tanımadığın kişilere. Görece özgür olabildiğin, yalana ihtiyacın olmayan, kendini ispatlaman gerekmiyen gerçekten olması gerektiği gibi sanal bir ortamdı orası. Böyle de kalmalıydı.

Fakat durur mu amk sistemi? Durmadı, durmazda zaten. Facebook çıktı, twitter çıktı yok ebesinin instagramı çıktı. İnsanlar gerizekalı gibi anasının kızlık soyadına kadar bilmedikleri insanların önünde kendini afişe ettiler. Hergün durum, fotoğraf güncelleyip, hergün ne halt edip kiminle nerde ne yaptıklarına kadar ifşa etmeye hevesli hale geldiler. Bunun bir sürü komplo teorisini malzeme olacak yanı da var. Facebook şuan seninle ilgili bilgi konusunda kız arkadaşından veya kankandan fazlasını biliyor desem yalan söylemiş olmam. Hadi seni siktiredelim zaten bir sike derman olacak insan olsan sen olmazsın da. Asıl sorun şu.

Artık bu ortamda bile insanlar şekil peşinde, abuk subuk yalan dolan davranışlar peşinde. Normal hayatta insanlara rol yapıyorlar yetmiyor, bir de burdan rol yapmaya devam ediyorlar. Bu kadar farklı platformda farklı farklı roller yapıldığında da ortada kişinin kendisi diye bişey kalmıyor. Beğenilme peşinde koşan atyarrağa sürüsü haline geliyoruz. Düşün ki bahsettiğim bütün sitelerde "Beğen" adında bir buton var. Belli ki oraya yazdığın veya yüklediğin herşey de bu "beğenilme" güdüsü üzerine inşa ediliyor.

Herkes hümanist, herkes siyaset bilimci, herkes şu herkes bu. Ben daha puştun teki olduğunu söyleyen bir facebook kullanıcısına rastlamadım. Peki bize kim kazık atıyor amk herkes böyle iyiyse? Ulan ben uzaydan dünyaya gelen bir ziyaretçi olsam, internetteki profilleri görsem, sanarım gezegen komple Demis Roussos sesiyle aydınlanmış ütopik bir dünyada yaşıyor. Herkes çırılçıplak kırlarda koşuyor. Aha dinle aşağıda verdim sesini. 



E peki nerde bunca dalyarak, nerde gün boyu bizi delirten ibneler? Bak sana aşağıda bir tane mal göstereceğim. İnsanların dertleri ne tasaları ne hayata nerden bakıyorlar anla biraz da bilmediğin bişey değil fakat hatırlayınca yüzünde tebessüm oluşur bari.





İşte kendini ispat çabası yukardaki gibi bir durum. Bunun baktığında birçok farklı çeşidini göreceksiniz. İyi insanından, namuslu kızına, demokratından, insan haklarına. İnsanlar genelin beğendiği ne varsa onu beğenmeye istekli. İnsanlar bulunmak istedikleri gruplara girebilmek için sevip sevmediği hakkında fikri olmadığı konularda taraf. Hiç izlemediği veya izlese bile anlamadığı bir filmi, eğer çoğu kişi sevdiyse o da seviyor. Hiç dinlemediği bir müzik için de geçerli. Bişey ifade etmese bile onun için yine de ben bunu sevemedim diyemiyor veya sevdiyse bile sevmedim diyor. Durum neyi gerektirirse o.

Bişeyler ekleme yerine kendilerine, olanları abartma peşindeler. Öğrenmek değil tek öğrendiklerinin ne kadar önemli olduğunu satmanın yollarını arıyorlar. Bilmiyorum demek artık ayıp oldu, fikrim yok demek ise lanetlendi.

Sonra bu genç insanlar büyüyecekler, bazıları büyüdü bile. Kendi çocuklarını yetiştirecek ebeveynler olacaklar. Oldular hatta peki ne oldular sizce.

Kendi doğurdukları çocukların dünyanın en özel çocuğu olduğunu zannedecek kadar embesil kadınlar oldular. 1 yaşındaki çocukları için yüz kişilik partiler vermeye meraklı, çocuğun ilk ayında 5 milyon fotoğraf çeken, ilerde kendini bir bok zannedecek kibir dolu, pohpohlanmaya alışmış çocukların yetişmesine sebep olan dalyaraklar oldular. 

Bu tipler erkek yada kadın farketmez, çocukları için hep şunu söylerler. "Ben oğlumla baba gibi değil arkadaş gibiyim" e peki sen arkadaş gibiysen bu çocuğun babası kim amına koyyim? Çocuklar sürekli arkadaş aramazlar gerizekalı, sağlıklı ve kendini bilen bir çocuk gelişimi için bir otorite veya bir baba figürü gereklidir. Bunun illa despot ve sert bir karakter olması gerekmez fakat yine de çocuğun lafını dinleyeceği kadar baskın olmalıdır.

Eğer bu sağlanmaz ise yani çocuk şunu şunu şöyle yap dendiğinde eğer istemediği bişey ise götüne kazık sokulmuş köstebek gibi ortalığı ayağa kaldırır ve ayarını bilmez. Buna aşağıdan güzel bir örnek verelim. Belki babanın da çok bir suçu yok ama artık internette takıla takıla ne hale geldiyse kafa bu noktada;



Şimdi üstteki videodaki çocuk aslında olmadığı bir kişi olmaya özeniyor. Gayet standart bizim alıştığımız benzeri, bizim toplumsal karakterimize uygun bir ailede yaşarken, o hani tv deki yabancı dizi ve filmlerde gördüğünü hayatına sokmaya çalışmış, büyük ihtimal kayıt sonrası o babanın celallenmesi ile de sağlam bir sopa yemiştir.

Salakça bir tabir vardır bizim dilimizde. Avrupai. Ne demek amına koyim avrupai? Bunu sanki medeni olmanın eş anlamlısı gibi kullanıyorlar. Bir insan veya bir toplum medeni olabilmek için illa bir başkasına benzemek zorunda mıdır? Biz kendi üslubumuzla, kendi tarzımızla medeni olamaz mıyız? 

Bize uzun süredir öğretilen ve dayatılan kültüre göre olamayız maalesef. Eğer çağdaş bir insan olmak istiyorsan gerekmediği halde konuşurken abuk subuk terimler kullanmalısın. Eğer gerçekten kültürlü görünmek istiyorsan burda yapılan herşeye bok atıp, yurtdışında özellikle de batıda yapılan herşeye şakşakçılık yapmalısın.

Bunu daha geçen gün bile gördük hepimiz. Kimsenin hoşuna gitmeyecek bir olay yaşandı Paris'de. Kalkıp da buna ne güzel oldu diyecek kadar sığırlar da var aramızda, fakat bunu herşeyin başına koyan sığırlarda var. 

Bu adamlar dünyanın başka bir yerinde bunun 5 katı insan ölse haberi olmaz ama o özendiği Avrupa'da olunca birden çok insancıl kesilir. Devlet daireleri önünden T.C. ibaresi kalkacak denilince hemen isminin önüne koyar, 3-5 gün Taksim'de eylem yapılınca isminin başına Dr ilavesi gibi hemen çapulcu ekler. 

Bunu içinden gelerek yapanlar tabiki vardır, hadi sen de onlardan biri ol sana bişey demedim fakat bunu yapanların %90'ının derdi sadece rüzgara kapılmak. Sadece o grubun bir parçası olabilmek. Bir kere düşünüp yukardakileri neden yaptığını kendi de oturup düşünmemiş hıyarlardandır. 

Neyse uzatmanın bir alemi de yok. Anlatmaya çalıştığım şu en başından beri. Sindirilmeyen herşey midede sorun yaratır. Hani yaşlı amcalar akşam yemeğini biraz fazla kaçırdıktan sonra fellik fellik soda ararlar ya heh onun gibi sindiremediğin her olay da insanda aynı soruna yol açar. Biz hala şuan kullandığımız teknolojiyi, kültürü sindiremedik. Sindiremedik çünkü bunların gelişmesine zerre kadar katkıda bulunmadık, hazır aldık her zaman. Cep telefonu çıktı, biz o sırada hala PTT önünde eve telefon bağlatamaayan insanlardık, bu kadar kolay elde edince de çoluğun çocuğun eline verdik, ayarını kaçırdık.

Bilgisayarı, interneti de aynı şekilde katkımız olmadığından sindirme sorunu yaşıyoruz. Amaçsızca kullanıyoruz. Kimse aradığı bişeyi bulmak veya ektra bir bilgiyi edinmek için değil, interneti oyuncak olarak kullanıyor.

Kültürde de aynı durumdayız. Özgürlüğü, ifade hakkını, tartışmayı nasıl yapacağımızı sindirmeden bir anda elimizde bulduğumuz için özgürlük diye milleti rahatsız edip, tartışma diye küfürleşiyoruz. Giyim, kuşama karışılmamalı, özgür olmalı diyoruz. Ondan sonra insanların bir çoğu ya çıplaklığın ayarını tutturamıyor, ya ters kutba gidip kapanmanın ayarını kaçırıyor. Bir süre sonra da şimdi burda yaşandığı gibi birbiriyle çarpışıyor.

Biz bunlarla uğraşaduralım, atı alan Üsküdar'ı geçti millet. Elimizde yapay olarak satın alınmış bir konfordan başka bişey yok, onun da dönüp götümüze kaçması yakındır.

Kalın sağlıcakla.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder