13 Kasım 2015 Cuma

Öküzün boynuzunda Dünya

Selam taşaksızlar;

Biraz da şu biyolojiden, psikolojiden kurtulup, onun yerine astronomi ve fiziğe yelken açalım istedim. İşin özüne baktığınız belki de bilim denilen herze bu noktadan başlamıştır.

Kafamızı kaldırıp yıldızlara bakınca, onların ne olduklarını bilmediğimiz dönemlerde bir sürü isimler, anlamlar yükledik. Bazı zamanlar korktuk, bazı zamanlar ilah edindik. Fakat belki de en çok merak ettik. Bugün hala büyüleyici olmalarına rağmen, bizim uydurduğumuz anlamlardan hiçbiri olmadıklarını biliyoruz.  Ama hala yıldız kayınca dilek tutan sığırlar hayatta, hala doğduğu güne göre huya sahip olduğunu zanneden, o at ağzını siktiğiminin Pelinsu'su bu dünyada yaşıyor, varın hesabını siz yapın amına koyyim. Astroloji denen bokun saçmalıklarına da sonradan değineceğiz ama "yükselenimiz uyumlu değil, Polatcan ayrılalım" diye ilişki bitiren göt laleleri tanıdığım için (benim değil olm, bir arkadaşımın sevgilisiydi, bana niye bakıyonuz hemen amk?) bu konuda biraz öfkelenebiliyorum.

Sakinleşip konumuza dönersek eğer, diğer herşey fizik ve kozmoloji karşısında, sadece teferruattan öteye geçemiyor bile. Biyoloji canlılığı, hatta daha da doğrusu dünyadaki mevcut durumdaki canlılığı inceleyebilir fakat yaşadığımız evren canlılık gibi karmaşık moleküllere izin vermeseydi hiçbir anlamı olmayacaktı.

Tıb, kimya, biyoloji .... Aklınıza gelebilecek bütün branşlar fiziğin alt kollarından başka bişey değildir. Fizik ise tabiatın çalışma prensibidir. Kendine has bizim üzerinde tartıştığımız, yasa dediğimiz davranışlarının adıdır. 

Tabiat, Evren, Cosmos, Bağcılar. Adına ne derseniz deyin, o ne kimilerinin söylediği gibi kendisini matematikle anlatır, ne bazılarının söylediği gibi kaos veya düzenden sorumludur.

O yalnızca kendisidir. Davranması gerektiği şekilde davranır, biz onun davranışlarını kendimiz anlayabilelim, anladıklarımızı da kendimiz gibi düşünebilen diğer canlılara ifade edebilelim diye şablonlar, formüller ve denklemler uydururuz. Kavramlar, teoriler üretiriz, onun bunlarla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Neredeyse sebebini bilemeyeceğimiz bir şekilde vardır ve süreklidir.

Birazdan sırayla konulara dalacağız zaten, Büyük Patlamadan, Einstein-Rosen köprülerine, nötron yıldızlarından, supernovalara, bir zamanların güzel İstanbul'undan, buram buram Anadolu'nun saklı kalmış köşelerine yolculuk edeceğiz.

Başlangıcından bu yana, gözlemleyebildiğimiz ve gözlemleyemediğimiz Evren'in hikayesinin yanı sıra, bu hikayeyi öğrenmemize katkı sağlayan kişilerin başarılarına da değineceğiz. Gerçi son cümle sikindirik TRT belgesel kuşağındaki, 90'ların dandik sanat belgesellerine giriş cümlesi gibi oldu ama, işin özünde biz tavşan deliğinden içeri bayağı bir dalıp, tabiatın kıçını kendi üslubumuzla parmaklayacağız.

Öyle ağdalı cümleler, kimsenin hiçbiryerde duyamayacağı son dakika dedikoduları, Hawking'den flaş açıklama "İç çamaşırı giymiyorum.!" şeklinde değil, standart üslubumuz olan, Esenler Oto Sanayi Sitesi'ndeki öğle paydosunda arkadaşlarına, Amerika'nın ülkemizin geleceği üzerinde oynadığı oyunlardan ve gelişen Çin'in Avrupa'lı yatırımcıyı nasıl zarara uğrattığını anlatan Sezai usta kıvraklığı ve uyanıklığında tespitlerle, yaşadığımız evreni sarıp sarmalayıp, metrobüsün en kalabalık saatinde özel olarak abonman almış fortçular gibi tabiata kerkineceğiz.

Çoğu zaman kronolojik bir anlatım sırası izleyecek olmamıza rağmen, aklımıza geldiğinde bazı durumlarda 3-5 milyar yıl ileri geri gider geliriz yani ona da çok takılmayın. Burda önemli olan çağrışım, aklımıza gelenler, merak ettiklerimiz.

Evren deyince ne anladığımız önemli aslında. Genelde kafamızı kaldırdığımızda, özellikle gece gökyüzüne, şehirdeki ışıklardan fırsat kalırsa 10-20, daha bakir bir ışıksız alanda isek aşağı yukarı 3000 ve üzeri yıldız görebiliriz. Tam sayısı da vardır belki ama net bişey söylemek gereksiz olur.

Çok gibi görülen bu yıldız sayısı aslında hiçbir halt değildir, zira daha kendimizin bulunduğu Samanyolu Galaksi'sinde bile 200 ila 400 milyar arası yıldız olduğu düşünülmektedir. Bizim görebildiğimiz alan ise genişliği 100.000 ışıkyılı olan bu galaksideki çok çok küçük bir alandır. Aha aşağıda galaksinin bir görünümü, ordaki kırmızı alan içinde kalan bölüm, açık bir gecede görebileceğin yıldızların tamamı. Tamamı dediysek de hemen atlamayın bizim görebileceğimiz ebat ve parlaklıklardaki yıldızların tamamı, yoksa daha orada ne göremediğimiz kızıl cüceler var anlatsam aklınız durur. 




Komik değil mi? Ne kadar büyük dediğimiz o uçsuz bucaksız gece göğü aslında bir sikim değil kendi galaksimiz içerisinde bile. 

Kendi galaksimiz ise görülebilen evren içinde bundan bile komik durumda kalıyor. 



Her sarı nokta, ki biz burda nokta bile göremiyoruz amk, örümcek ağı gibi sarmalanmış bir yapı şeklinde görülüyor sadece, işte o görebilmek için bile resmin çok çok yüksek çözünürlükte büyütülmesi gereken sarı noktalardan her biri aynı bizim Samanyolu gibi, içinde milyarlarca yıldız barındıran birer galaksi.

Tabi yanlış anlaşılma olmasın, yukarıdaki görüntü bile bütün evreni değil, sadece gözlenebilen evreni simüle ediyor. Gözlemlenebilen evrenin çapı ise 93 milyar ışık yılıdır. Toplam boyutları ile ilgili spekülasyon ve hesaplamalar vardır fakat bunlara girmemize gerek yok.

Tane tane mevzuya girmeden önce böyle bir giriş yapma sebebim, biraz konuyu bilmeyenlerin kafasında konunun ne olduğunun canlanması içindi. 

Bu yaz veya daha önceki yazlarda, tatile gidenleriniz bilir, hayır arkadaşım yan şezlongda kesip, akşam barda götürmeyi planladığın slav ırkından olan hatunu demiyorum, güneşlendiğiniz şezlongunuzun altındaki incecik kumlardan bahsediyorum. Bütün bir kumsal boyunca devam eden, her koyda, denizin altında, senin bulunmadığın güzide tatil cenneti Akdeniz'in bütün kumsallarında, Karayiplerde, Maldivlerde, Büyük Sahra'da, Gobi Çölü'nde aklına gelebilecek  her yerdeki o kum tanelerinden bahsediyorum. Şimdi bu tanelerin miktarını düşünmeye çalış, düşündün mü? Yarrak düşündün, uydurma bana hiç düşündüm diye. Böyle bir miktarı senin benim kafamız almaz, çokun da ötesi der geçeriz. İşte o yukarda gördüğün sarı hatlarla birbirine bağlanmış galaksilerin toplamında, o kum tanelerinden daha bile fazla yıldız var. Bunların yörüngelerinde olabilecek gezegen, onların yörüngelerinde olabilecek uyduları falan saymıyorum bile. O sebeple "banane amk yıldızından, gezegeninden" deme düzgün düzgün oku mevzuyu,siktirtme belanı bana. Buna şaşırmıyorsan kafanda bir sıkıntı var demektir senin.

Evrenin boyutları akıl alır gibi değildir, gerçi senin zaten o sikindirik aklın daha lise matematiğini bile alamaz o ayrı konu ama bu cidden kimse için akıl alacak bir miktar değildir.

O sebeple yavaş yavaş, arkadan beline sarılıp, boynuna küçük bir öpücük kondurarak, ilk anından, bebeklik dönemine, ilk adımlarından, ilk kez baba demesine doğru evreni okumaya başlayalım. Okumaya diyorum çünkü ben yazmadım amk neler olup bittiğini ben de sizin gibi bir şekilde farklı farklı kaynaklardan okudum, ortak olarak bahsettikleri kabul gören mevzuları da burda çayımızı demledik okuyacağız işte. Gerçi ben şarap içiyorum ama siz demlediğim çaya takılın.

Bizim şimdi okuduklarımıza bundan 20-30 sene sonra kıçlarıyla gülen insanlar olabilir bu mümkün, Galileo abimiz ki ilerde adını andığımız başka konular da olacak, dünyanın döndüğünden bahsettiğinde herkes dönmediği konusunda bayağı emindi. Bizim şu anki eminliğimiz belki bir tık fazla olmakla birlikte, çok da farklı denemez. Sürekli olarak göt olmaya hazır bekliyoruz bakalım neleri yanlış anladık diye.

Öncelikle insan için gökyüzü, sırf güzelliği ile çekici değil, hayatta kalması için de gerekliydi ilk zamanlar. Yıldızlar, güneş ve ay gibi hareketleri gözlemlenebilir, döngüleri takip edilebilir sabitler sonradan saat, gün, ay, yıl gibi hayatımızı kolaylaştıracak işlevlere bürüneceklerdi.

Mevsimleri anlayabilmek tarım yapmaya başlayan ilk insanlar için ekilecek doğru zamanı bulmak demekti. Mevsimleri anlayabilmek, göç ve av zamanlarını, hangi besinlerin ne zaman nerede bulunacağını anlayabilmek demekti. Bunu yapabilmemizin tek yolu da üzerimizde dönen feleklerin dilini okumayı öğrenmekten geçiyordu.

Onların bu kesin ve şaşmaz hareketleri, tabiatın da bu döngülere uygun hareket etmesi, daha sonra göklerden ilham almış kabile dinlerine, oradan da günümüzde devam eden göksel kurumsal dinlere uzanan yolu açacaktı. Fakat biz bu konuda dinsel öğeleri olabildiğince dışlayarak salt olarak tepemizde olup biteni anlamaya çalışacağız

İlk zamanlarda, bazı önde giden medeniyetleri, zamanından fazla ileri olduğu için gülünç denilip geçilen orjinal fikirleri saymazsak eğer ortaçağ dönemine kadar aşağı yukarı insanlar için evren şöyle bir görünümdeydi.



Tabloda görülen ve anlatılan tam olarak olmasa da, ilk astronomi fikirleri, güneş, ay ve yıldızlardan oluşan, dünyayı saran bir kabuk ve bu kabuğun dışında bulunan ilahi bölgeler şeklindeydi.

Evrenin merkezi ve büyük bölümünü yeryüzü işgal ediyordu. Bütün mitoslarda da öncelikle yeryüzünün yaradılışı ve sonrasında göklerin düzenlenmesi konu alınmıştır.

Bakın taşaksızlar, insan haklı olarak gördüğünü gördüğü gibi yorumlar. Bu yukardaki düşünceye gülüyor olabilirsiniz fakat gözlemledikleri ile uyumluydu. İnsan sağduyusuna karşılık geliyordu. Kimse üzerinde sabit olarak durduğu koca dağların hareket halinde olduğunu ve bütün bu gördüklerinin de bir boşlukta asılı durduğunu bir anda kavrayamaz. 

Şimdi sizin o kaknem ağzınız her boku çok bildiği için ayrık duruyor olabilir ama bunlardan hiç bahsedilmediği ve kimsenin bilmediği bir yerde böyle düşünceleri yıkabilmek için de altı okka taşak gerekir unutmayın.

Kaçınız bundan 30-40 yıl, kütleçekiminin varlığını biliyor diye, olası karadelikleri tahmin edebilirdi? Bu işler böyledir, ara sıra hasta ruhlu manyağın biri çıkar, aynısını söyleyen milyonlara meydan okur, bambaşka bir fikirle gelir. Ama ne ben böyle biriyim ne de bu yazıyı okuyan sen.

Ama bunlardan bazıları da senin benim gibi bu memleketin evlatları, isimleri Ahmet, Mehmet olmasa bile aynı coğrafyanın çocukları.

Miletli Thales ve öğrencisi Anaksimandros'dan bahsediyorum. Bilimin, tabiat algısının bugünki gibi olmadığı bin yıllar öncesinde bu iki kişi, bambaşka bir bakış açısı geliştirmeye ilk yeltenenlerdendir. Belki ilk değildirler, fakat bizim adlarını zikretmemize sebep olan sorgulama metodunun nasıl başladığını anlama açısından güzel bir hikayeleri vardır.  

Bu vesile ile selam etmiş olalım, Celal hoca bu iki arkadaşı çok keyifli anlatır. Gerçi Celal hoca bana kırmızı başlıklı kızı anlatsa yine öyle dinlerim ama neyse.

Bu iki arkadaş ve muallim, talebe ikilisi daha önce akla hiç gelmeyen ama basit bir noktaya değinmişlerdir. Yazının da başlığındaki gibi "Dünya nerede duruyor?"

Bakmayın bu soru önemlidir çünkü insanın gözlemlediği herşey tabiatta birşeyden destek ve temel alır, havada duran bişey yoktur. Fakat her seferinde bişeyi sabitleyebilmek için alta eklenen yeni fenomen, olayı bir sonsuzluk döngüsüne sokar. Anaksimandros basit bir kestirme ile bunu Dünyanın boşlukta durduğu şeklinde açıklamıştır.

Şimdi bize çok olağan gelen bu düşünce, o sırada akıl alabilecek veya gözlemlenebilecek bişey değildir fakat insan zekasının artık insan sağduyusunu aşabilecek kavramları geliştirebildiğini göstermesi açısından mükemmeldir.

Sonralarda Aristo'nunki gibi dünya merkezli teoriler genel kabul görmüş, o sırada çıplak gözle gözlemlenebilen, arka plan yıldızlarından bağımsız olarak gökyüzünde günden güne hareket eden bir takım cisimlerle birlikte ki biz onlara gezmeyi sevdiklerinden dolayı gezegen diyoruz, küçük ve basit bir evren modeli oluşturulmuştur. Aşağıda dünya merkezli bu modelde yukarıda anlattığım mevzuyu görsel olarak da görebilirsiniz.






Bu belki de evren ile ilgili en uzun süre doğru kabul edilmiş yaklaşımdır. Bizim şu anki evren modelimiz bunun yarı yaşına bile erişememiştir. Hatalıdır tabiki ama yine de güzel bir anlatımdır. O sıralarda kimsenin aya gitmekle ilgilenmediğini düşünürsek, hatalı olmasını da kimse siklememiştir, pratikte bir sorun teşkil etmemiştir.

Aynı şekilde yine bu toprakların çocuğu olan Sisam'da doğmuş Aristarkus adında, cengaver, civanmert, babayiğit bir abimiz bundan da iyisini aslında bize vermiştir. Fakat yukarıda dünyayı boşlukta durdurabilecek kadar insan sağduyusunu aşmış fikirlerimiz, maalesef iş egoya gelince, dünyaya gelince, partinin merkezi olup, en kral hatunu götürmek dururken, partinin esas çocuğunun yancılarından biri olmayı kabul etmediği için kabul görmemiştir.

Aristarkus'un evren modelinde dünya pistin ortasındaki John Travolta değil, hemen sağ açığındaki gereksiz kişidir. Pistin ortasında ise figürleri ile genç kızların kalbini kazanan ve gözlerini kamaştıran güneş vardır.








Bizim bu Aristarkus modelini kabul etmemiz 2000 yıla yakın zaman alacaktı maalesef.

Fakat daha sonra, çok çok sonra, 16. yüzyıldan itibaren, bilginin birikimi, gözlem yapmaya yarayan optiklerin geliştirilmesi ile birlikte herşey çok çok hızlı bir şekilde değişmek üzereydi.

Artık gözlem yapılabilmesi ve beraberinde, Avrupa için konuşursak eğer, kilisenin gücünü kaybetmesi, keşiflerin hızlanmasına yol açtı. Hala güçlüydü tabi Bruno'nun başına gelenler, Galileo'ya yapılanlar zaten bilinen şeylerdir fakat artık durdurulmaları imkansız hale gelmek üzereydi. 

Martin Luther ile uğraşmak zorunda kalan, matbaanın yaygınlaşması ile bilgilerin akışını durdurması mümkün olmayan otorite, binlerce yıldır mutlak doğru kabul edilen, hatta kutsal kitapla desteklendiği söylenen eskimiş olan bu görüşün de çöküşünü durduramayacaktı. Hatta ismi zikredilen bu abilerin yüzyıllar sonra bile olsa onurunu teslim etmek zorunda kalacaktı.

Önceleri hayatta kalabilmek için başladığımız bu gözlemleme sevdamız, toplumun da büyüyüp dallanıp budaklanması, baba parası ile geçinen Galileo gibi ipsiz sapsız şarapçıların da bol bol meraktan keyfi gözlem yapmasına olanak tanıdı. Artık hayatta kalmak, tarım yapmak veya avlanmak için değil yalnızca öğrenmek için kafamızı yukarı kaldırmaya başlamıştık ve bu birçok şeye farklı bakmamıza neden olacaktı.


Yeni Bakış Açımız


Bu olaylara yakın bir dönemde, çeyrek yüzyıl kadar sonra, Avrupa'nın biraz dışında, Güngören meydanına yakın bir yerde Woolsthorpe'da, daha sonra kendisine lise yıllarımız boyunca çok küfür edeceğimiz, hepimizin tiksindiği, tipi de bir boka benzemeyen, ondüla saçlı Isaac Newton denilen biri dünyaya teşrif etti. 


Woolsthorpe Anadolu Meslek Lisesi Torna Tesviye Bölümü'den
mezun olurken Zümrüt'te çektirdiği bir fotoğrafı
Kasım 1687


Brezilya'dan getirilen yetenekli orta saha oyuncusu gibi bu abi fizik, matematik, kozmolji, felsefe, ilahiyat, resim, heykel, talk show, fotoğraf ve bir sürü adını zikredemeyeceğimiz dalda kafa yordu, eser verdi, buluş yaptı, ödül aldı.

Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica, yani Doğa felsefesinin Matematiksel İlkeleri adlı kitabının ilk bölümünde, Galileo ve adını bu yazıda ilk kez duyacağınız, fakat hurriyet.com.tr de her gün yeni bir gezegen keşfeden teleskoptan hatırlayacağınız Kepler'in anlattıklarının çok güzel matematik izahlarını yapmıştır. Gerçi ben söyleyenlerin yalancısıyım o kadar matematiğim yok kontrol edeyim, ben en fazla limit sonsuza giderken, sabah kalkıp dükkana gidiyorum olayım budur.

Fakat biz Newton'ı en fazla kafasına düşen elma ile farkettiği kütle çekimi ile biliriz. Nasıl bu memlekette Aziz Nesin dedin mi ilk akla gelen "Türk milletinin yarısı aptaldır" lafı ise, Newton dediniz mi akan sular kütleçekimi ile durur. İlginçtir ki 4 temel kuvvetten ilk uyandığımız kuvvet olmasına rağmen, tek ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadığımız kuvvet de budur.

Tabi bu abi kütleçekimini bulup, ortamlarda iyi bir hava yaptıktan sonra insanlar bunu Kepler'in bahsettiği yörüngelere de uyarladılar. Uyarlamasalar ayıp olurdu zaten. Faakkkaaaat ki kader ağlarını örmek üzereydi. Bu sistem Merkür'ün perihelionuna uygulandığında, yaptığı klip Justin Timberlake'den çalınmış olduğu anlaşılan Serdar Ortaç pozisyonuna düştü. Bunu kurtarmak için neler uyduruldu neler, ekstra gezegen ilavesi mi istersin, bir sürü olay. 

Tabi buradaki asıl sıkıntılı durum, aslında Newton abinin yanılmasıdır. Bunu kabul etmemiz de nerden baksan 300 sene alacaktır hacı. İnsanlar öyle doğru kabul ettiği şeylerden bir anda vazgeçemezler bu tabiata aykırı. Şimdi biz mesela ilkokuldan beri dünyanın yuvarlak olduğunu öğrendik, gerçi elimizde uydu görüntüleri, Apollo ve Gemini gibi programlardan bir sürü video var ama şöyle düşünün. Kalıp dediler ki o fotolar videolar yalandı. Gerçek foto aha da budur ve dünya küp şeklindedir. Bunu nasıl kabul edebiliriz ki? Yani doğru buysa sike sike kabul edeceğiz de ilk duyduğunuzda nasıl edebilirsiniz? Ben edemem şahsen, kolay da olmaz yani.

İşte Newton'ın temelini attığı bu ilkenin yanlışlığını da öyle hemen kabul edemedik, çünkü ona o kadar alışmıştık, gözle görülür durumlar için o kadar yakın sonuçlar veriyordu ki, Kant kalkıp bunu mutlak doğru kabul edip sonrasında çöpe gidecek bir felsefi anlayış bile geliştirdi. Hatta öyle kanımıza işlemiş ki hala bile ilk olarak öğrencilere bu öğretiliyor orta öğrenimde.

Neyse Newton'a da çok takılmayalım, yüklenmeyelim. Severiz, sayarız. Ben misal son kurban bayramında mezarına gittim, otları yoldum.

Artık yavaş yavaş günümüze yaklaşmanın zamanı. Rönesans sonrası coşan bu gelişmeler, 19. yüzyıldan itibaren bilimin her alanında olduğu gibi, fizik ve astronomide de çok hızlanmıştır. Özellikle 20. yüzyılın girmesi ile birlikte fizik bambaşka bir yere, ordan ilham alınan teknolojiler ve icatlar ile birlikte de astronomi çok çok ilerilere gitmiştir.

Dört temel kuvvetten, kalan üçü de bu dönemde bulunmuştur. Elektromanyetik Kuvvet, Zayıf Nükleer Kuvvet ve Güçlü Nükleer kuvvet. Bunları kabaca anlatmaya kalksak dilimiz döndüğünce şöyle olur.

Elektromanyetik kuvvet, zor anlayan arkadaşlar için, "lan abovvv mıknatısa bak nasıl da demiri çekiyor" olayıdır. Farklı elektrik yüklerinin arasındaki temel ilişkileri baz alır, sonradan detayına gireceğiz zaten, etrafımızda gördüğümüz görünen ve görünmeyen ışık da bu elektromanyetik kuvvetin bir parçasıdır ve fotonlar bunu taşırlar.

Zayıf nükleer kuvvet ise bozunma sürecini yönetir. Hani duyarsınız ya haberlerde, belgesellerde bazen, Fukuşima patladı, etrafta şu kadar radyasyon var, onyüzbinmilyon sene şu seviyede radyasyon olacak falan diye, heh işte o radyasyonun zamanla azalması, bitmesine sebep olan arkadaş budur ve radyoaktiviteyi düzenler.

Güçlü nükleer kuvvet de adı üzerinde böyle boş zamanlarında bodybuilding ile ilgilenmiş, whey+plutonium shake içmiş bir halidir. Yok la öyle değil tabiki. Bu arkadaş da tam tersi bozunmayı engeller. Normalde çekirdekte bir arada bulunmamaları gereken nötron ve protonlar bu abimiz sayesinde 404 ile yapıştırılmış gibi sapasağlam birlikte kalırlar.

Bu 4 temel kuvvet gözlemlediğimiz evrenin bir arada durmasını, bizim de bunları anlayabilecek kadar hayatta kalmamızı sağlar.

Şimdi yazının başında değindiğim, hazır daha fiziğin ve astronominin bugününe girmemişken değinmemiz gereken bir saçmalık var. Astroloji.

Bu öyle bir mevzudur ki ne desem bilemedim. İlk paragrafdaki Pelinsu'yu hatırlayın. Bu arkadaşlar kalkan şeylere ilgi duyarlar, yani yükselen şeylere. Yav daha doğrusu şu, bugün merkür yükseldi, mars indi derdindedirler. Aklınıza başka bişey geldiyse kalkan dediğimde, o sizin fesatlığınız kusura bakmayın. Bunlara bakıp kendileri, çevreleri ve insanlık hakkında kıçlarından uydurdukları konuları allayıp pullayıp insanlara satarlar.

Tarım döneminden kalma kodlanmış takım yıldızları da rehber edinirler. Yok güneş boğa burcunda, yok güneş balık burcunda diye. Bunun aslı şudur. Güneş kesin ve net bir doğum noktasına sahip değildir. Ekinokslara göre dünyanın açısı yüzünden kuzey güney ekseninde hareket eder. Ayrıca dünya da sabit olmayıp güneşin çevresinde yıl boyunca hareket eder. Güneş gün doğumu sırasında ufukta bu arkadaşların bahsettiği takım yıldızlara uğramak zorunda kalır. Bu mecburi bir astronomik olaydır. 

Eski insanlar bu gökyüzünde gördükleri yıldız gruplarını, tabiatta gördükleri, benzettikleri hayvanlarla, olaylarla ilişkilendirmişlerdir. Bu tespit ve gözlem kolaylığı sağlamıştır. Ayrıca insanların durduramadıkları bir huyları vardır. Buna pareidolia denir. Bu sebepten belli yıldız gruplarını da belli hayvanlara benzetmişlerdir.

Fakat bu astrologlar veya üstte dediğim gibi at ağzını siktiğimin Pelinsu'su buna ekstra anlam yükler. Güneş bir takımyıldız üzerinde durduğunda doğan insanların aynı huylara ve kaderlere sahip olduğu iddiasındadırlar. Bunun bir sürü ters deneyi yapılmıştır. 

Bir deneyde insanlara burçlarına göre kağıtlar dağıtılıp onları ne kadar yansıttığı üzerinden puan vermeleri istenmiştir. İnsanlar genelde 100 üzerinden 90 civarı uyduğunu iddia etmiştir. Kağıtlar toplanıp bakıldığında ise aslında her burca aynı şeylerin yazıldığı karşısında, yürümek üzere olduğu hatuna burnunu karıştırırken yakalanmış mühendislik öğrencisi tepkisi vermişlerdir. Yani zırvadır, kolpadır. Böyle bişey yoktur. Daha fazla uzatırsam küfür edeceğim o yüzden bu salaklığa burda son veriyorum.  

Şimdilik burda bırakalım bu konuyu. Gelecek yazımızda artık "Öküzün boynumuzun" olmadığından emin olduğumuz dünya ve onu içerleyen, çevreleyen evreni, yeni gelişmelerle okumaya devam edeceğiz.

Büyüklerin ellerinden, küçüklerinden gözlerinden öpüyorum. Annenize iyi bakın, benim bir tane var başımda, çok konuşuyor ama yine de insan onlarsız yapamıyor.

Eyvallah. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder