Hominidae ailesinin, Homo cinsinden, Homo Sapiens, yani bildiğimiz adıyla Hakkı abi.
Bu arkadaşın başından geçenler, gerçekten romanlara konu olacak cinstendir. Gerçi her canlı türünün başından geçenler, başlı başına drama iken, bu kardeşimiz tabiatın hem bir lütfu hem de bir laneti olarak, bunları irdeleyebilen ve bu sayede keyfini kaçırabilip strese giren tek türdür belki de.
Homo sapiens'in, ortaya çıkışı ile ilgili hali hazırda ortalarda dedikodusu yapılan iki farklı hipotez vardır. Bunlardan biri tek merkez, diğeri de çoklu bölge hipotezi. Herhangi bir irdelemeye girmeyeceğinden çamurdan yapma hipotezine hiç değinmeyeceğim.
Gerçi son zamanlarda bulunan yeni bilgilere göre, çoklu bölge hipofizi küsküyü yemiş durumda. Çinlisinden, Afrikalısına, Aborjininden, İnuitine kadar alınan bütün kan örnekleri, çıkış noktasının Afrika olduğu konusunda hemfikir görünüyor. Ama tabi bu işler belli olmaz, bir tek topluluk bulunur dünyanın bir köşesinde. Onları geriye doğru takip edemeyeceğimiz eski bir mutasyona sahiplerdir. O zaman deplasmanda galip gelen Mersin İdman Yurdu gibi sevinç seline dönüşebilir ortalık.
Bir zamanların Afrikasında, aşağı yukarı 6-7 milyon yıl önce, şimdinin şempanzeleri ile sahip olduğumuz ortak atamız olan bir tür, boş gününde Taksim'de seğirten işsiz ergen gibi hayatta kalma çabası veriyordu.
Bu arkadaş daha önceki konuda işlemiş olduğumuz gibi kendi içinde birsürü varyasyona sahipti. Yaklaşık 3,5 milyon yıl önce de antopogenesis denilen, insan olma yolunda bir başkalaşıma girmek üzere olan, dönüşü olmayan bir yola girmişti.
Misal yemek yerken çatal bıçak kullanmaya başlamış, yolda gördüğü dişilere "Pardon bağyan tanışabilir miyiz?" demiş. Onun için cinsellik ikinci planda kalmıştı.
Bu başkalaşan arkadaşlarımız, yavaş yavaş aynı atadan geldikleri diğer primatları beğenmez olmuşlardır ve ayrı bir yola sapmışlardı.
Davranışlardan, beslenmeye, oluşturdukları gruplardan, dağılım gösterdikleri çevrelere kadar bu yeni ortaya çıkmaya başlayan alt sınıf bambaşka bir tür olmanın artık eşiğindeydi.
Değişim, dönüşüm hiç bitmez beyler, bir de yol hiç bitmez. Bunun farkında olan bu abilerimiz kendilerini vurdular yollara ilerleyen süreçlerde.
Ne atalarının, ne ortak ataya sahip oldukları diğer yeni türleşen primatların yapmadıkları bişeyi yapıp göçebe ve avcılıkla geçen bir hayata merhaba dediler.
Tabi böyle bir hayat tarzıyla birlikte tür içinde birçok alt tür de oluşmaya başladı. Homo Rudolfensis'den Homo Ergaster'e, Homo Erectus'tan Homo Neanderthalensis'e kadar çeşitlenen bu arkadaşların birçoğu aynı zamanda farklı coğrafyalarda veya aynı coğrafyada birbirlerinin ardı sıra bulunmuşlardır.
Değişik beslenme, avlanma gibi diğer kuzenlerinin yapmadığı bu işlerde uzmanlaşmak, Hakkı abinin ilerde bambaşka bir kafa yapısına sahip olmasına, önce köyler, sonra şehirler kurmaya merak salmasına, dünyada parmaklayacak yer bırakmayınca da kendini uzaya açmasına kadar gidecek olaylar zincirini başlatmıştır.
Unutmadan, Hakkı abi ile 15.000 yıl önce yaşamış kabilenin eziği Hutombo arasında fizyolojik ve düşünebilme yetisi olarak zerre kadar fark yoktur. Onunla bizi ayıran tek fark, öğrendiğimiz bilgileri biriktirip, üzerine ekleyerek, popülasyonu arttırıp, farklı dallarda uzmanlaşacak kadar boş vakit yaratmamızdır. Başka da bir halt yok ortada.
Buraya kadar ki konu aslında, İnsan olarak adlandırdığımız türün biyolojik olarak kabasından nasıl bu hale geldiğinin anlatımıdır.
Fakat asıl mesele, yani insanın şuan bile baktığından kendini tabiattan izole sandığı durumun asıl çıkış sebebi sonrasında geliştireceği kültür, sanat, matematik, mimari gibi doğada bu kadar debdebeli olarak gözlemlenmeyen yanlarıdır.
Antropologlar, insanın bu düşünce yapısı ve bu dallardaki gelişimlerini kademe kademe neredeyse, arkeologlarla birlikte bir sistematiğe oturtmak üzereler. Bunların hiçbirinin sadece bizim türümüze has olmadığını artık biliyoruz.
Birçok zeki memeli de bizim gibi bu karmaşık işleri becerebiliyor. Fakat biz açıkçası biraz bokunu çıkartmış durumdayız bu konunun. Yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmez misali içinden çıktığımız tabiatın anasını sikme konusunda çok başarılı olduk.
Hatta o noktaya geldik ki, işte insanlar kendi kafalarından ürettikleri varoluş mitosları sayesinde artık kendini tabiatın bir parçası olarak bile görmüyor. Çoğu efsanede başka bir yerde varolup, buraya çile çekmeye, sınanmaya veya ceza görmeye gönderiliyor.
Bu kafa yapısının hakim olduğu zihinler maalesef bunca biriken kültüre, bunca biriken teknoloji ve bakış açısına rağmen dünyayı sevmeyi beceremiyor.
Neredeyse her dinsel görüş, insanın, hem kendi hissettiklerini hem de gözlemlediği dünyayı öcü olarak görmesine sebep olmuş durumda. Burası kurtulunması gereken bir hapishane onlar için, o sebeple de verdikleri zarar çoğu zaman umurlarında bile değil.
Bir yandan da materyalist bakış açısını inceleseniz, onun da tamamen dünyacılık üzerine kurulmuş olduğunu, fakat bu gavatların anladığı dünyacılığın da dünyayı sömürme üzerine bina edildiği hemen görür.
Her iki zihniyetin ortak özelliği de insanı en tepe noktaya yerleştirip geri kalan herşeyi ikinci planda bırakma sorunu. Bunu böyle kabul ettiğimizde, insan yaşasın diye ormanları tarım arazisine dönüştürüyoruz, insanlar teknolojiye kavuşsun diye fosil yakıyoruz. Bişeyler yapıyoruz işte hala barışmayı öğrenemedik şu doğayla.
Dinlerden bahsetmiştik, bunların yanlışlarından hatta. Bunların en barizi olan dinlerden biri de tasavvuf aslında, yani spiritüalizm. Bakın bir tarikat, mezhep, muz orta falan değil, tasavvuf başlı başına kendini farklı isimler altında, farklı dinlere empoze eden, asalak gibi her bulduğu konağa göre tavır değiştiren bir yavşaklıklar bütünüdür, bir dindir. Bu konu hakkında bişey yazmaya bile gerek yok. İslam adı altında 1000 yıldır ne ibnelikler döndüğü, bambaşka bir dinin nasıl islam içinde sanki bir bakış açısıymış gibi kakalandığının en güzel anlatıldığı yazı;
http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr/2015/04/tasavvuf-ve-tarikatlardan-tek-dunya.html
Bu yazıyı ve ikinci bölümünü okursanız, kendi tabiriyle bu yavşak kaynatasız salt piçin ne kadar güzel bir şekilde anneye anlatır gibi, tane tane konuyu açıkladığını göreceksiniz.
Üstteki yazıyı okuyup, ister müslüman, ister hristiyan, ister ateist olun, hala tasavvuf denilen kolpalar bütünü ile islamı bağdaştırabiliyorsanız ağır malsınız demektir.
Bu düşünce mantığı sadece islam olan coğrafyayı değil, asıl çıkış kökeni olan doğuyu da çok uzun süre dünyanın gerçeklerinden uzak tuttu. Tibetli rahiplerin vegan, cinsellikten uzak, dünyadan uzak inzivaları, şuanki hristiyan din adamlarının benzer ruhbanlıkları. Gerçi hristiyan ibnelerinki sırf şekil. Adamların sikmediği genç çocuk kalmamış. Sanarsın Vatikan veya diğer piskoposluk merkezlerinde komple genelev açılmış gibi.
Çünkü basitçe bu anlayışların hiçbiri insanın tabiatına uymaz, uyamaz. İnsan bu andaval sürüsünün sandığı gibi, cennetten kopup gelmiş, ilahi bir tabiatı olan, müstesna bir lavuk değil, tabiatın bağrından kopmuş, burnunu götünü karıştıran bir hayvan türü olduğu için bu kısıtlamaların hepsiyle sürekli olarak çatışma içinde olacaktır. O sebeple de bu anlayışların yasak ve günah saydığı zevk, cinsellik gibi günahlardan asla kurtulamayıp, bu günahların pişmanlığı ile kendileriyle barışmayı öğrenemeyeceklerdir.
Bir de dinlerin değil fakat onlara inanan insanların ciddi bir sorunu vardır.
İnsan, kesin ve net doğru kabul ettiği ve çoğu zaman kendi rızası ile girdiği bir dindeki yasakları niye çiğner, emirlerden niye kaçar?
Müslümanlar sakın bu soruya, o Allah'la benim aramda arkadaşım, ben günah olduğunu biliyorum o sebeple imanım şöyle böyle diye cevap vermesin, sikerim sizin o yalandan laf kıvıran ağzınızı.
Sen kiminle arandaki mevzudan bahsediyorsun arkadaşım?
Sabah gittiğin işyerindeki, kim olduğu belli olmayan, isminin sonunda bilmemne bey veya bilmemne hanım diye saygı ifadesi bulunan lavukların bile dediklerini yapmamaya cesaret edemeyecek kadar götü korkan adam, nasıl oluyor da evrenin yaratıcısının lafını dinlemeyip onunla benim aramda diye bir bahaneye sığınabiliyor.
Bu açık bir şekilde aslında inandığı şeye tam olarak da inanmadığının göstergesidir. Çünkü nesnel olarak gerçekten fayda ve zarar görebileceğimize inandığımız şeylere karşı bu kadar rahat hareket etmeyiz. Yukardaki örnek tam olarak da bunu göstermektedir.
İnançlı insanlar aslında tam olarak neye inandıklarını ve hatta ne yaptıklarını maalesef bilmezler. İnanmanın veya imanın derecelerinden bahsederler. Bişeyin doğruluğunun derecesi mi olur amk bu neyin kafası?
Tanrıya inanıyor musun? Evet. Peki bunu niye yapmıyorsun? Ya aslında şöyle böyle
Ne? Böyle bir inanç olmaz, bu mantıklı değil arkadaşım. Sen sadece çoğunluğun hata yapmamış olabileceği üzerine bir fikir bina ediyorsun fazlası değil. Bu kadar kişi ama ona ama buna inanıyorsa, bir güç var biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum diyen pezevenkler gibi uyduruyorsun.
Tabi burada şöyle bir farklılık var, karşımızdaki bizim gibi egoya sahip, eksikleri ve hataları olan insan olunca, çok daha sert ve anlayışsız davranacaktır. Ayrıca peşin sirke, veresiye baldan tatlıdır diye de bir laf vardır. Birebir anlık alacağın tepkiyi tabiki belki yıllar sonra karşılacağın durumdan daha önemli görüyorsun. Fakat bu yine de Cübbeli Ahmet Hoca'nın tabiriyle imanının sakat olduğuna delalet eder demedi deme.
Halbuki dinlerin bize anlattığı tanrı ise çok merhametli, çok bağışlayıcı ve kullarına acıyandır!!!
Buna rağmen Hakkı abi ve arkadaşları kendileriyle çelişecek hareketlerde bulunmayı severler.
Bu yavşaklar, yani bizler, laf konuşmaya geldi mi hep deniz kenarı, ormanlık, sessizlik isterler fakat 2 gün cep telefonunu şarj edemeyince, götüne kızgın demir basılmış buzağı gibi teknoloji ararlar.
Yine bu arkadaşlar, hayatta paradan daha önemli, maddeden daha kıymetli şeyler olduğunu iddia edip, para karşılığında hayatlarını satarlar.
Fikirlere saygılı olduklarını iddia edip, aynen benim de şuan yaptığım gibi kendi fikrinin doğruluğundan çok emin olup, herkese bok atmaya da çok meyillilerdir.
Bütün dinleri çağdışı olmakla suçlayıp, o zamanların fikir veya yaşam tarzının bu güne uymayacağını iddia edip, marksist, leninist olup, bizim memleketimizdeki gibi kemalist olurlar. Sanki bu adamlarla çağdaşmışlar, o sözler dün söylenmiş gibi mutlak doğru kabul edip, bunlardan 1-2 yüzyıl önce söylenmiş başka sözleri doğru kabul edenleri aptallıkla suçlarlar.
Kimileri de ateist olur bu primatların. E ne yapacaksın maymun bunlar en nihayetinde her yaptıkları doğru olacak değil ya. Bunlar da kendilerini çok akıllı, entel, bilirkişi olarak pazarlarlar. Onlara göre ateist olmak büyük erdemdir, hayatın amacı olmadığını kavrayarak bunu hayatın amacı yapacak paradoksları severler böyleleri.
Nasıl inançlılar kurtuluşun kendilerinde olduğundan eminlerse, yukardaki dalyaraklar da kurtuluşun dinlerden kurtulmak olduğuna o kadar emindirler.
Bilimin ışığında gittiklerini söylerler, onlara göre herşey net bir şekilde bilimle yapılmalıdır. Bilim herşeyin anlamıdır. Bunun bizim öğrenme sürecimizin bir ürünü olduğu, alt tarafı maymunların bir araya gelip, bir öncekilerden biraz daha iyi çıkarsamalar yaptığını atlayıp, kendi yaptıklarına imrenir ve severler.
Yaptıklarının alt tarafı, zaten delilleri olmayan, yanlış olduğu bariz olan bir düşünceyi kabul etmemek kadar basit bir iş olduğunu unutup, ateistliği dünyanın en önemli meselesi gibi pazarlarlar.
Neyse işte bu Homo sapiesler, dedikleri gibi, gerçekten kafası çok karışmış maymunlar...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder