21 Aralık 2015 Pazartesi

İnanç Nelere Kadir?

Böyle başlayınca sandınız ki inancın insanları nerelere getirebileceği ile ilgili harika bir hikaye bir başarı öyküsü gelecek. 

Sandınız ki gerçekten inanan bir insanın olmaz denilen birşeyi, nasıl olur hale getirdiğini anlatacağım. 

Hayır millet, ben bu sefer inanç denilen, dinsel öğelerle süslenmiş, mistik bir hava katılmış, bize bilinmeyenin kapılarını araladığı iddia edilen bir yapının, normalde en basit kurguyu bile sorgulayabilecek insanları nasıl birer dalyarağa dönüştürdüğünü anlatacağım. Anlatmakla kalmayıp, kendi iddialarımla değil bizzat onların kendi kabul ettikleri metin ve inanç sistemi ile bunu yapacağım.

Bu olaya aslında en eskisinden, en yenisine kadar bütün mistik inanışları dahil edebiliriz. Fakat öyle yapmayıp, bunun yerine en yenilerinden birini konu mankeni seçeceğiz. Bunu yapma sebebim, malum teistlerin kutsala dokunmama konusunda kendilerine gelince çok hassas olup, başkasına gelince gayet hoyrat davranabilmeleri. Olur ya çok zannetmesem de belki bir iki tanesi kalkıp, aslında kendilerinin inandığı o milyarları ilgilendirdiği söylenen saçmalığın, biraz sonra irdeleyeceğimiz saçmalıktan zerre farkı olmadığını, gelişip serpilmesine olanak tanıyanın sadece zaman olduğunu farkedebilir. Belki inancına devam eder ama kafasında sadece küçük bir acaba sorusu belirse bu bile bu yazıyla uğraşmaya değer, hatta artar.

Şunu da başta söylemek belki doğru olur. Teistlerin bir çoğu, insanların onların hangi tanrıya inandığı ile ilgilendiğini ve bunu eleştirdiklerini zannederler. Bir noktaya kadar bu doğrudur çünkü bazı ateistler bulundukları toplumun genel kabul görmüş dinini hedef seçerek bunun üzerinden dinin aslında yanlış ve uyduruk olduğunu kanıtlamaya çalışırlar. Aslında basitçe düşünebilen bir insan bile zaten bilinen bütün kurumsal ve kabile dinlerinin birer siyasi ideolojinin primitif halleri olduğu görebilir. Fakat yine de doğrudan böyle bir yönelim karşı tarafta ister istemez bir savunma, bir karşı tepki doğurur. 

Bence bizim esas meselemiz dinlerin bizzat kendisinden bile önce, o dine inanan kişilerin dinlerini yaşayabilmek, uygulayabilmek adına sergiledikleri tutumlardır. Diyebilirsiniz ki bu emri ona veren de din. Tamam evet bu noktada haklısınız size katılıyorum fakat sonuçta hiçbir dinin de sosyal hayatı bozmaya yönelik direkt bir emri olmadığını hatırlayın. Eleştiriyor ve sevmiyor olabiliriz fakat bizzat İslam içinde kesinlikle bir saldırı veya suikast emri bulunmaz. Filancadan rivayetle veya imam bilmem kimin uygulaması İslam'ı bağlamaz işin özünde. Çünkü kutsal sayılan gerçekte tek metinleri Kuran-ı Kerim'dir ve içinde geçen savaşların tamamı savunma üzerine ve önceki uğradıkları durumların tekrarlanmamasına yöneliktir. Eğri oturup doğru konuşmak gerek bu konuda. 

Bu fikirler şuanda da gördüğümüz gibi bazı kimseleri birer suikastçiye dönüştürebildiği gibi, bazı kimseleri karıncayı bile incitemeyecek hale getirebilir. Bu sistemin kendi davranışından ziyade aslında yorumlayan insanların bakış açısıdır.

Neyse konumuz bunlar değil, bunları açma sebebim en basit tanımı ile. "Sizin dininiz size, benim Allah'sızlığım bana" demek içindi. Kimseye dokunmadığınız, fikrinizi, dininizi tıpkı işinize geldiğinizde eleştirmeyi sevdiğiniz kapitalizm, komunizm gibi eleştiriye açık hale getirip, bunu beğenmeseniz bile bunun bir özgürlük olduğunu anladığınız sürece güvenin bana hangi dine mensup olursanız olun size en çok hak tanıyacak olanlar sizin o kardeş dinler saydığınız diğer dinler değil, şu sataşmaktan ve bok atmaktan kurtulamadığınız ateistler olacaktır.

Bahsetmek istediğim, bir sike derman olmayacak "New Age" adı altında, yüzyıllardır kakalanan eski dinleri biraz allayıp pullayıp, modernize ettikten sonra, anasını boyayıp babasına kız diye satan şarlatanların yeni icatlarından biri;


Raelian Hareketi

Biraz kısaca bahsetmek gerekirse konuya detaylıca girmeden önce, 20. yüzyılın ortalarına doğru insanlar teknolojik olarak bişeyleri daha önce hiç olmadığı kadar hızlı değiştirmeye başlayınca, yüzyıllardır doğru kabul edilen, çoğunluğun sorgulamadığı her inanç sistemi sorgulanmaya başladı. 

Artık Nuh hikayesi, İbrahim ve oğlunun kurbanı, yaradılış mitleri gibi bir sürü masalsı anlatım içeren kutsal kitaplar insanlara hiç olmadığı kadar basit görünmeye, içlerinde bulundukları ruh hali ve evrene bakışlarını karşılayamamaya başladılar haklı olarak. Çünkü bir kez astronomi ve fizik bilgisinin artışı ile hayal ettikleri evren milyarlarca kat büyümüş ve detaylanmıştı. Böyle olunca da bu hikayelerin anlattığı "Tanrı'nın" evreni ile yaşadığımız evren arasında neredeyse bir benzerlik bulmak imkansız hale geldi. Birçok insan ya artık dinlerin bu yüzyıllarca süren boyunduruğundan hızla kurtulmaya, kurtulamasa bile eski önemi vermemeye başladı. Bu tabi ki bu işin üzerinden yürütülen siyasal, parasal, otoriter her türlü sisteme zarar vereceğinden oluşan bu boşluğa uygun yeni asalaklar türedi. Nasıl ki biyolojide herhangi bir sebepten bir niş içerisinde boşluk oluşursa, o boşluğu başka bir canlının kapattığı gibi, alışkın olduğumuz dinlerden sonra oluşan bu boşluğu da yukardaki kalpazanlar kapattı.

Bunlar eksi kalpazanların yeni kostümlü halleriydi. Eskiden yıldırım dediklerine artık elektriksel boşalım, ateş topu dediklerine ise plazma demekteydiler ama anlattıkları terane aynıydı aslında. Şunu hiç unutmayın insanlar alışkın oldukları ortamda kalmaya meyillidirler. Ben de dahil olmak üzere hepimiz toplumsal canlılar olduğumuz için yalnızlaşmak yerine hayatı anladığımıza en yakın topluluğa girmeye yatkınızdır. Yıllardır, yüzyıllardır bağlı bulundukları o güvenli sürüden ayrılan insanların da artık modern olan dünyada onlara yeni modern hikayeler anlatacak yeni çobanlara ihtiyacı vardı. Bunu görebilen yukardaki kuruluşun başındaki gibi uyanık orospu çocukları sayesinde de gidebilecekleri yeni bir sürüleri vardı. Üstelik besicilikte de iyi para vardır öyle demeyin.

Tek bu değil tabiki. Dediğim gibi bu orospu çocukları, yağmur sonrası türeyen şemsiye satıcıları, stad önünde bekleyen köfteciler gibi, bilimin ilerlediği alanda buldukları işlerine yarayan en ufak bir bilgiyi bile heba etmeden, kendi sahtekarlıklarına kılıf ve kaynak olarak kullandılar. Devam da edecekler maalesef durmaları mümkün değil çünkü sağıldığını anlamayan davarların varlığı devam ettikçe bu bir sektör.

Hiç zannetmiyorum ama keşke buna benzer bir inanışı olan yarrak kafalının biri bu yazıyı okusa da kafasına bişeyler girip bişeyler anlayabilse. Eski dinlerden bahsederken ağzını eğen sonra bu yukardaki gavatları ciddiye alan o ibnelerin okusalar da bişeyi kabulleneceklerini sanmam da neyse.

Yaslanın arkanıza da başlayalım artık... Let the game begin.

Uzaylıların Verdiği Mesaj.

Doğaüstü, Evrim, Allah bahane, Rael götün şahane...

Bu arkadaşların kendilerince kutsal olan metinlerine geçmeden önce mevzunun kabasını şöyle alalım. 

Bu Rael denilen herif, daha önceleri araba tutkusu olan, otomobil yarışları ile ilgili bir dergi çıkaran insan kişisidir. Kendi ifadesine göre ki sitesinde de bulunup okunabilir 13 Aralık 1973 günü 27 yaşındayken bir nevi peygamberlik kendisine bildirilmiş. Güya dünya dışından gelen bir varlık, kendisini daha önceki kutsal kitapların nasıl yazıldığı ve gerçekte insanın nasıl bu dünya üzerinde var olduğu hakkında bilgilendirmiştir. Sonrasında da yine benzer şekillerde bu arkadaşla veya başka varlıklarla görüşüp bilgiler almıştır. Kendisini her çıkan fırlama gibi de önceki kadim dinlere bağlamadan duramaz. Duramaz çünkü yepyeni bişeyle gelmek zekice bir fikir değildir. Bir sürü karşıt görüşle uğraşırsın. Bunun yerine zaten hali hazırdaki dünya nüfusunun %80 inin inandığı belli dinlerde de bulunan kurtarıcı, mesih her ne ise kendini o şekilde pazarlamak çok daha akıllıca bir tekniktir. Bu abimizde bunu sürekli olarak vurgular zaten artık belgelere gelelim. 

Online olarak kutsanmak isteyenler için sitenin ana ekranının bir temsili

Görüldüğü üzere Yahudilere ait olan "Davut'un Yıldızı" olarak da bilinen mistik bir öğe hemen ana sayfadaki eski kitabın üzerinde bizi karşılıyor. Sırf bu da değil, sitede bulunan bir çok şey bu yıldızla harmanlanmış. Harmanlanmış çünkü adam dediğim gibi götünü dayayacak daha eski bir kutsal metin arıyor. Eski ahit bunların en akıllıca olanı. Çünkü musevi, isevi, müslüman hepsi o metne aşina ve hepsi o metni kabul ediyor. Müslümanlar çok bilmese bile Kuran bile o metni doğru kabul ettiğini beyan eden ayetlerle doludur.

İşin zaten tek kaygısının ticari olduğunu bildiğimiz için bir dine ait olduğu iddia edilen kolyeler cart curt ne varsa aşağıda shop ekranında da gördüğünüz gibi satılması bizi hiç şaşırtmadı. Sanki pezevenk uzaylılardan geleceğimizi değiştirecek mesajın yanında uygun fiyata altın gümüş getirmiş Kapalıçarşı esnafı gibi anasını satayım.


Bunlar normal fiyatlar. Fiş almazsanız 3-5 bişeyler daha da yaparlar sanırım.
Acaba Sevgililer Günü için de kampanyaları var mı?
Rael, aşkımmm, yine mi yıldız aldın bana :( uffff

Siteden biraz daha örnekler gösterdikten sonra asıl zırvalamaları olan şu yazının başında bahsettiğimiz Rael'in ilk buluşmasının kayıtlarını içerdiği iddia edilen ve sitelerinden ücretsiz olarak indirebileceğiniz ilk kitaplarına değineceğiz. 

Sitenin banner kısmında aslında ilk başta konuştuğumuz noktaya güzel bir atıfta bulunulmuş onun da görselini aşağıda vereyim üstüne anlatayım iyisi mi.




Buradaki, yani hem tarayıcınızın sayfayı isimlendirdiği kısım hem de kabartmalı olarak verilen mesaj aslında başta değindiğimiz konunun ne kadar mantıklı bir yaklaşım olduğunu ve haklı olduğumuzu gösteriyor. Amaç tamamen yeni bir dini yaymaktan ziyade, ateist olsalar bile bunun sebebi eski kutsal metinlerin tanrı figürünün masalsı karakteri yüzünden olan insanları, mantıklı, modern, bilimsel gibi safsatalarla tuzağa çekmeye çalışmak. Yaratan yerine tasarlayan kelimesinin seçilmesinin sebebi bu. Bu uzaylı dinlerinin ortak özelliklerinden belki en belirgini, tasarlayanların aslında kendilerini tanrı olarak göstermek istemediklerini fakat bizim algımızın o çağlarda düşük olmasından dolayı bunu böyle anladığımızı, onların da buna müdahale etmek istemedikleri zırvası üzerine kuruludur. Bu yüzden de hem bir dini sistem geliştirip hem de bu tasarım ekibindeki "mühendisleri" bize olgun, bilgin, yakışıklı olmasa bile sempatik olarak pazarlamaya çalışırlar.

İlk kitabın adı; Uzaylıların Verdiği Mesaj. Rael bu kitabında kısa bir özgeçmiş sonrası ilk karşılaşmayı anlatacaktır satır satır bizlere. Bizler de bir sürü saçmalığın arasında boğulmayalım diye ben kitabın önemli noktalarından düşünce yapılarını ele verecek görsellerle konuya devam ediyorum.



Kitabın hemen girişinde önsöz kısmında bizi bir kişi karşılıyor. Güner Behiç adındaki bu kişi nedir kimdir hiçbir bilgim yok. Fakat 1987'de bu kitabı okumuş ve içine bir mutluluk dolmuş. Bu nasıl bir mutluluk onu bilemiyorum ama bu adam ve bunun gibilerin asıl Rael gibi abileri çok mutlu ettiği açık. Çünkü bu abi tam bunların aradıkları adamı sembolize ediyor. Bu adam bir kurgu da olabilir kişiyi ciddiye almıyorum fakat kastettiğim şu. Güzel sanatların ve bilimin her alanının ilgisini çektiği, batıl inançlardan kurtulamamış, içine biraz plazma, biraz proton eklediğinde aborjin dinine bile inanabilecek, içten içe inanmak isteyen, tanrıyı bilemem ama bir güç var diyen, hayata karşı kırılgan, yalnız olmaktansa korunup kollandığını bilmenin huzurunu duyan bir birey. Belli bir elit kesime ait, belli bir maddi gelirin üzerinde, içinde bir türlü anlamlandıramadığı bir boşluk hissi var. Normal dinler artık onu kesmiyor, evrendeki zeki yaşamlara inanıyor, bir sürü Erich Von Daniken zırvası ile büyümüş. Zaten bu fikre yıllardır hazırlanmış ve artık karşısında. İşte size böyle abuk subuk dinlere çekilmeye müsait bir insan profili tam olarak. Bir para kapısı, bir manipülasyon müptelası.



Üstte bulunan yere kadar olan kısımda uzaydan gelen tasarımcı, Rael'e bir takım alicengiz oyunları yaparak kendini pazarlama derdinde. O kısımları o yüzden geçtim. Yok soğuk kış günü niye burdasın? Bilmiyorum. Çünkü telepati ile sana bu isteği ben verdim falan gibi küçük akıl oyunları. Fakat aynı yukarıdaki görsel gibi küçük de bir olay var onu belirtmek isterim. Tasarımcı, Rael'e telepati ile iletişim kurduğunu söylemeden önce "telepatiye inanıyorsun değil mi?" diye bir soru yöneltiyor. Rael de bu soruya "Elbette" cevabını veriyor. 

Neden seçildiği sorusuna, Tasarımcı'nın verdiği cevap da gördüğünüz gibi buna çok benzer bir kurnazlık içeriyor. Önce yeni fikirlerin serbestçe konuşulması, Fransa, hür ülke diyerekten kıçını sağlam zemine dayama mesajı veriyor.

Ayrıca zeki, herşeye açık zihinle bakan, paraya tamah etmeyen, romantik birini de arıyormuş bizim bu Tasarımcı. Sanarsın kızını verecek amına koyyim. Annesi katolik, babası yahudi olan ve bilim adamı olmayacak (islam peygamberi ümmi idi olayı gibi) şekilde bütün semavi denilen dinlere de bir selam çaktıktan sonra, doğum tarihini de önemli bir olaya bağlayarak pastanın son süsünü de koyuyor.

Bu yapılanın adı nedir biliyor musunuz? Orospu çocukluğu. Okuyan okuyucuyu tamamen manipüle etme amaçlı olarak böyle birşeyi sadece özgür düşünebilen, zeki, herşeye açık bireylerin algılayabileceğinin dayatmasını yapmak. Yani diyor ki şuan benim yaptığım gibi buna zırva dersen bu senin yobazlığından kaynaklı, özgür düşünemiyorsun. Bende diyorum ki.... neyse ben bişey demiyorum bu seferlik.

Şimdi millet, göte göt demek ne kabalıktır ne de yobazlık. Bir adamın dağa çıkıp vahiy aldım demesi ile bir adamın dağa çıkıp uzaydan gelen bir tasarımcı ile görüştüm demesi arasında ne fark var? Yok zaten adamlar da fark olmadığını aha asıl tanrı denen şeyin bunlar olduğunu iddia ediyor da ben yukardaki amcık ağızlıya değil sana soruyorum haftasonu branch yapmadan duramayan ve evrene pozitif mesaj gönderen yavşak sana soruyorum. Böyle mallıklara inanacaksak gidelim bari normal ortodoks falan olalım. Hiç olmazsa 2000 yıldır adamlar kurumsallaşmış, hatalı olsalar bile bir sürü felsefi tartışması yapılmış konuları var. Bunların nesi var?



Maalesef yazı boyunca bizim aydınlanmış, sanata bilime meraklı Güner abimizin henüz bir ilkokul çocuğu olduğunu anlamamıza sebep olacak imla hataları ile karşı karşıyayız. Çok da mühim değil o konu gerçi. Yukarda gerçekten çok çok ileri bir medeniyet ile yıldızlararası yolculuk yapabilecek, bu seviyeye binyıllar önce gelebilmiş bir medeniyetin temsilcisinin ifadelerini görüyorsunuz. Acaip küçük hayvancıklar yapmışlar, deney tüplerinde, sanırım embriyonik hücrelerden bahsediyor, hayat formları geliştirmişler falan. Hükümet, bilim adamı, halkın tepkisi, canavar yaratılabilme korkusu.... Sanki adını bile bilmediğimiz uzak bir gezegen değil de bu abi Ankara Kızılay'dan gelmiş gibi konuşuyor. Sistem aynı tam olarak siyasi anlamda anlaşılan.



Biz buraya kadar zannediyoruz ki hep, bunlar insanlığı yarattı, işte kutsal metinler Adem, Havva, 6000 yıl falan. Hayır bu abiler bildiğiniz bundan takribi 3,5-4 milyar yıl evvel gelmişler. Çünkü bu gezegende insan değil "Hayat" yaratacaklar. Tabi sonra bunu kıvırmak için midir yoksa zaten buraya kadar inanmış olan bundan sonra da inanır nasılsa diye siklemediklerinden mi bilmiyorum gezegende hayatın oluşumunu 20-25 bin yıla falan indiriyor. 



Bu üst kısma yorum bile yapmıyorum artık amına koyyim adamlar hiçten sebze üretmişler. Bak cümleyi dikkatli oku, kimyasal maddeler ile bitkiler üretilmiş, arada Sermet Erkin'lik yapıp hiçten de sebze çıkarılmış. Bu arada bitki nedir sebze nedir? Sebze bitki değil midir?



Ne taksonomi kalmış, ne canlıların oluşumu ile ilgili bir hiyerarşik sıra kalmış, ne hayvanların hayatta kalıp kalmamalarına hizmet edecek adaptasyon özellikleri kalmış. Hiçbir halt yok ortada. Bir takım ressamlar geliyor, kıçından kırmızı tüyler çıkan uçamayan bir kuş istiyoruz diye kolej bebesi gibi diretiyor, bu bilim adamları da tasarlayıp doğaya salıyor. Sanırım ara ara sürekli türleri tükeniyor olmalı ki ortalıkta bu kadar şuan yaşamayan fosil var. Bak aslında burası mantıklı geldi bana da. Yaşayan canlıların %99 unun soyu tükenmiştir bunu zaten küçücük bir tabiat merakı olan bilir. Demek ki bu beynini siktiklerim böyle kafalarına göre hayvanatı yapıp yapıp ortaya saldıklarından oluyormuş. Biz de yıllarda bunu doğal seçilime yükledik görüyor musun? Ayıp oldu ama neyse artık. Bu arada kuşlarla, memelilerle birlikte Dinazor ve Ejderha da yapmışlar. Dinazorları fosillerinden biliyoruz ama daha önce hiç Ejderha fosili bulamamıştık. Demek ki sabırla kazmaya devam edebilirsek günü geldiğinde elimizde yeni bir türümüz veya türlerimiz olacak.



Heh buraya kadar ki zorlama zırvalıklardan sonra asıl zurnanın zırt dediği yere geldik. Çünkü hiçbir din kurbağanın veya yukarıdaki gibi ejderhanın nasıl yaratıldığını anlatmakla ilgilenmez işin özünde. Dinlerin derdi ve muhatabı insandır. Ben neden buradayım, amacım ne, kime domalayım sorularını soran tek tür insan olduğu için ister tanrı, ister tasarımcı olsun bir şekilde insana konuyu getirip ana fikre onu yerleştirirler.

Davut Yıldızı ile anlatmak istediğine yavaş yavaş geliyor Rael abimiz. En parlak, en zeki, en iyi sevişen tasarımcılarımız nasıl bir şans ise İsrail ülkesi taraflarında çalışıyorlarmış. E bu kadar ileri özelliklere sahip tasarımcılarımızın da yarattığı insan tabi ki İsrailoğlu dediğimiz kavmin milletin yaratıcısı olacaktır. 

İnsanların yaratılışını anlatırken bizim Tasarımcımız kendisinin de bu ekipte olduğundan bahseder. Ayrıca bir de inatla devam ettirdiği bir diğer iddiası da yarattıkları bu insanın kendilerinden donanımsal olarak daha üstün olduğudur. Bunun neden, nasıl, niye olduğu ile alakalı bilgi vermez. Gerek de yoktur zaten insan evrendeki en zeki yaratık olduğu fikrine alışkındır, özellikle tasarımcısı bile bunun böyle olduğunu söylüyorsa zaten sorgulamaya da gerek yoktur. Bu ifadenin metin içinde birkaç kez tekrarlanma amacı hep söylediğim gibi okuyan kişiye kendini albenili gösterme, onun gururunu okşayarak benimsemesini sağlama. Nasılsa sonrasında yolunacak kaz belli.



Ah canlarım benim. Nasılda kendi yarattıkları yeni bir tür ile gurur duyuyorlarmış. Onun ilk adımlarını takip etmek nasıl da zevkliymiş bak sen hele. Şu insanların bilgiye ulaştıkça tanrısallaşacağı fikri burda yavaş yavaş işlenmeye başlıyor işte ki bu aynı zamanda bu New Age denen bokun ana fikri. Bunlara göre insanı kim yaratırsa yaratsın, hangi din olursa olsun illa bir tanrılaşma süreci var. Siz içinde bilim, bilim adamı, proton, nötron döndüğüne bakmayın. Bu psikopat orospu çocuklarının tek ama tek derdi ego ve kibir. Bütün konu diğer gruplardan fazlasını bilmek ve bilmekle de kalmayıp bu bilginin kendilerini tanrı yapması. Ölümsüz olmak, tanrısallaşmak, ebem kuşağına değmek bütün bu ibneliklerin temel noktası insan olmanın bunlara yetmemesi. Neden derseniz çünkü bunların dayatmak, insanları etkilemek istedikleri noktada insanın hep biraz daha fazlası. Olacak başka bişey kalmadı zaten doğadan soyutlayınca geriye ne kalıyor? Burada dediğim gibi yavaştan yavaştan insanı ilahileştirme, insana büyük anlamlar yükleme bu sayede kendini daha yüce zanneden salakların da keselerinden bir miktar daha aşırma dönemine geçiliyor kitapta.


Milyon tane saçmalık ve İsrail seviciliğinin devam ettiği sıradan anlardan biri

Kitabın geri kalan uzunca bir kısmı da böyle eski ahit üzerinden tefsir dersleri şeklinde sözüm ona gerekli yerleri madde madde açıklamakla geçiyor. Maşallah Rael efendi kendi kafasına göre kıvırabileceği bütün bölümleri bir güzel bizim Tasarımcı abimizin ağzından yazıyor da yazıyor. Ağzından diyorum çünkü kurduğu cümlelerden bu Tasarımcının değil bizden binlerce yıl ileri medeniyetten, Okmeydanı'ndan bile gelmiş olma var. Atom parçalayıcı silah ne demektir örneğin? Bir canlıyı, ki zaten sen yarattın madem, kafasına taş attığında öldürebileceğini biliyorken neden "Atom Parçalayıcı" silahla korkutursun ki? Ayrıca bu atom parçalayan silan bizim anladığımız anlamda atomu nasıl parçalıyor? Nerde bu işlemi yapıyor? Bilim adamları en başarı insan soyunu niye seçmek için salak salak BBG evi gibi yarışmalar düzenliyorlar? Bu hangi kategoride yapılıyor? Zekayı ne ile belirliyorlar? Bu sorular saymakla bitmez. Bişeyleri açıklamaya geldiğini iddia eden bizim Tasarımcı değil açıklamak işleri iyice arap saçına döndürüyor. 

Sebep basit aslında böyle bir tasarımcı yok. Zaten bunu biliyorsunuz da bilmeyen gerizekalılar olabilir aramızda onlar da öğrensin bu vasıta ile.

Yalnız bu arada olum bu kısımları geçip farklı bir kısmına gelecektim kitabın ama en sevdiğim paragraflardan biri olunca koymadan edemedim bu kısmı;



Ben yukarıdaki kesite hiç bir yorum yapmadan devam ediyorum. Elinizde bulunsun istedim amacım bu. 

Kendi kafasında eski Yahudi ve Hristiyan metinlerini yorumladıktan sonra Rael abimiz sadede gelmeye başlıyor yavaş yavaş. Üstteki yorumlamaları yapmak için yeni bir din falan kurmaya ihtiyacınız yok. Cinler aslında uzaylı mı? Zülkarneyn galaktik yolculuk mu yaptı? diye sikim sikim programlarda tv de ilahiyatçıları saçmalarken görebilirsiniz güzide ülkemizde. Ama asıl olarak olay 5. Bölüm ile başlıyor. Yani 1946, yani Hz. Rael (as) yeryüzüne teşrifi ile.

Bu noktada bizim gelen Tasarımcımız, bu güne kadar olan kiliseyi bitirir. Bitirmesinin sebebi kilisenin hataları ve gerçeği yanlış anlaması ile birlikte zaten artık bilim çağına girdiğimiz izin buna ihtiyacımızın kalmaması. Balık burcu der, kova burcu der, astrolojik imgelerle çağları ayırır bişeyler yapar. Kutsal kitaplardaki gerçeğin korunamadığından ve değiştirildiğinden bizim müslümanlar gibi rahatsızlık duyduğunu söyleyip, sürekli ayet ayet alıntı yapar. Söylediğim gibi Tasarımcı adam gibi kendi kafasından geçen ve anlatmak istediklerini anlatmaz, Cübbeli Ahmet ile tefsir dersi gibi tek bir ayete 1500 mana vererek kendi istediği yere çeker. 

Yukardaki bölüm zaten tam efsane bölümlerden biridir. Önce Kabala'da bulunan ne olduğu belirsiz bir "parasang" adında ölçüden bahseder. Bu ölçüyü tanrıyı boyutlandırmada kullanır ama eğer ben yanlış anlamadıysam topuğunun boyu kendi boyutunun 128 kat fazlası olan garip bir tanrımız varmış. 

Kendi gezegenlerinin 1 ışıkyılından daha yakın bir mesafede olduğunu söylediğine göre bizim Tasarımcının gezegeni sanırız ya yapay bir gezegen veya kütleçekimi gibi bir etkiyle dış uzaya savrulmuş bir gezegen. Çünkü bahsettiği uzaklıkta herhangi bir yıldız yok. Dünyaya en yakın yıldız 4,4 ışıkyılı mesafedeki Alpha Centauri denen üçlü bir yıldız sistemi. Yıldızlararası boşlukta ne halt ettikleri ve yaşamın nasıl devam edebildiğini ise sorgulamaya gerek yok. Argoda bir laf vardır "Her kuşu siktin bir leylek mi kaldı?" diye bunu sorgulamak bu saçmalıklar yumağında buna benzer.

Fakat cümle içindeki mantık hatalarını nasıl yapacağız? Propalsiyon denen ilk kez duyduğum bir metod sayesinde atom kullanarak ışık hızından 7 kat hızlı gidebilecek bir teknoloji geliştirmişler fakat dünyaya gelmeleri 1 aydan az bir zaman alıyormuş. O zaman ışık hızını minimum 12 kez geçmiş olmaları gerekmiyor mu diyeceğim ama neyse siktiredin adamlar gelmiş işte bir şekilde.

Bölümün sonlarına doğru da bizim Tasarımcımız, Rael adını vererek abimizi net bir şekilde Elohim'in elçisi haline getiriyor. Her halta karışmaya eğilimli tanrımız pardon Tasarımcımız, demokrasiyide beğenmeyip adına "Dahikresi" dediği uydurma bir kavramı tavsiye ediyor. Öjeniye benzeyen bu mantığa göre insanlara sürekli zeka testleri uygulayarak, zekasına göre oy kullanma ve yönetime girme hakları verilecekmiş. Mal mülk edinilmeyip miras bırakılmayacakmış onun yerine komünizm olmayan bir komünizm getirilcekmiş falan filan. Derleme tekniklerle yeni bir sosyal dünya tasarlayan bu Tasarımcımız ise hikayenin başında kendi bilimsel araştırmalarının halkın tepkisi yüzünden bu dünyaya taşındığından bahsetmişti hatırlarsanız. Bilim adamı olmayan halkın gayet güzel siktiri çekebildiği bir gezengenden ileri medeniyet ile gelip, bize sıradan halkın yönetimde söz sahibi olmasının doğru olmadığını vaaz etmesi aslında bu kişinin gerçekten Tanrı olabileceğini hissettirdi bana. Onun da böyle garip huyları var farkındaysanız. Şarabı haram edip, vaad olarak şaraptan ırmaklardan bahsetmesinden anlayabiliriz.

Burada da durmayan Tasarımcımız, tek dünya devleti ve tek dünya para pirimi gibi global kavramlara da göndermelerde bulunmaktan çekinmiyor.

Aşağıda göreceğiniz sayfada her dinin başlatıcısı gibi bizim Rael'de yavaş yavaş kendine ortamı peşmeş çekmeye başlıyor. Sevgi, iyilik, proton, nötron, higgs diyen bu dünya dışı ileri tasarımcımız, konser öncesi kulis beğenmeyen Justin Bieber ergeni gibi neyin nasıl olması gerektiği ile ilgili komutlara başlamış bile. Daha da ileri giden Tasarımcı açık açık avantasının da peşinde koşmaktadır. Zaten asıl amacının keklik avlamak olduğunu bildiğimiz bu tasarımcımızın ve Rael abimizin ise bunları söylemesinden ve konunun buraya gelmesinden zerre şaşırmıyoruz tabiki de.



Bu iki sayfayı yukarıda da bahsettiğim gibi direk koyuyorum ki mantığı kendiniz okuyun. Önce zeki olduğunuz hakkında ileri geri bir takım yalakalıklar görüyorsunuz. Siz zeki olduğunuzu zaten bildiğinizden hiç garipsemiyorsunuz bu durumu. Madem zekisiniz ben ve benim gibi diğer gerizekalıları da yola getirip tasarımcılarımızın bu dünyaya teşriflerini hazırlamalısınız. Rael onlarla irtibat kuran tek kişi olabilir fakat her peygamber gibi biraz paraya sıkışık, daha sonradan ödüllendirilme karşılığında 3-5 bişeyler ateşlerseniz hem hayatta peşin ödül, hem de ikinci sayfanın sonunda göreceğiniz gibi bilimsel yöntemlerle yeniden diriltilme hakkını elde edebilirsiniz.

Yine aptalca bir bölüm daha. Kontrasepşin geliştirmek ne demek onu bilmiyorum belki de benim cehaletim olabilir fakat ortalama insan ömrü 75 yıl ise, yukardaki Tasarımcılar bundan 10 kat uzun yaşayabiliyorsa bunları anlatan abi nasıl 25.000 yıl önceki tasarım ekibinin bir üyesi olabilir? Hangi küçük ameliyat insan veya benzer bir canlının ömrünü 10 kat uzatabilir? Üs olarak kullandıkları yıldızlararası uzayda bir gemileri varsa, ki yıldızlararası uzaya çıkmak için hiç yoksa heliosferi geçmek gerekir. E bu adamların gezegeni de çok uzakta sayılmaz zaten baktığında niye daha yakın bir üslenme yapmamışlar ki misal ay gibi? 

Bunları uzatır gideriz ama ben sıkıldım artık yazıyı bitirmek istiyorum. Asıl mesele insanlar bu tarz şeylere nasıl inanabilir? Bunun makul mantıklı bir açıklamasını bulmak neredeyse imkansızdır. 

Dinlerin, özellikle şuan yaygın olan eski dinlerin başlangıcında verdiği cevaplar ya yanlışlanamayacak şekilde öte bir anlatım içeriyordu yada o devrin insanının aklına yatacak şekilde süslenmişti. Birçok konuyu anlamlandıramayan kişiler de bu düşünceleri kabul etmeye yatkın oluyorlardı. Fakat şuanda bulunduğumuz konumdan bakınca heryeri dökülen böyle saçma sapan bir fikri insanlar nasıl kabul edebilirler?

Bu fikri kabul etmemek için uzay, uzaylı, tasarım, Elohim şu bu bilmenize gerek yok ki basit bir mantıkla bile bundan uzak durmanız gerektiğini anlayabilirsiniz. Çünkü MANTIKSIZ. İçinde tek bir kişinin dağda bayırda çaktırmadan kulağına fısıldayan yaratıcı içeren herşey mantıksız olmak zorundadır. 

Herhangi bir devirde, iletişim ne kadar güçlü olursa olsun tek bir kişinin insanlara bir konuyu anlatabilmesi mümkün değildir, ayrıca kendinden başka bir referansı olmayan kişinin iddiasını kanıtlayabilmesi için ya eski usül mucize gösterebilmesi yada alenen konunun herkes tarafından görülebilmesini sağlaması gerekir. Bir kişinin iddialarına inanma şeklinde bir fikir aşılamaya çalışmak tanrının çalışma mantığı olamaz. Bu bütün kainatı var ettiği ileri sürülen bir güç için değil bir övgü, bir hakarettir. Yukarıdaki tarzda New Age safsatalarında ise işler daha bile karmaşıktır. Kitabın bir yerinde Tasarımcı evrimin doğru olmadığını, onların sadece yaratmayı sırayla yapmasından bizim öyle sandığımızı söylüyor. Fakat burada da ciddi bir eksiklik oluşuyor. Standart olan soru şu; Tasarımcılar nasıl var oldu ve bu denli zeki hale geldi? Onları da başka Tasarımcılar yarattıysa peki evrende ilk hayat nasıl ortaya çıktı?

Ya yapmamız gereken bu tasarımcılar silsilesini sonsuza doğru devam ettirmek yada bunların asla olamayacağını kavramak. Eğer ilk yaşamsal oluşumu, inorganik materyallerin basitçe kendini kopyalamaya başlaması olarak almadığımız zaman bu sonsuz döngünün içinde kendimizi hapsetmekten başka çıkar yolumuz kalmayacaktır. Semavi dinlerin zamandan ve mekandan münezzeh tanrısı bu sorunu aşıyor gibi görünmesine rağmen aynı bataklığın içindedir.

Tanrıyı zamandan ve mekandan münezzeh kabul ederek ilerleyelim. Zamana ve mekana ait olmayan şey açıkça bu evrene ait değil demektir. Peki burada bulunmayan bir varlık buraya nasıl müdahale edebilir? Verilecek cevap onun gücü yeter bilmiyoruz olacaktır. Dinlerin kutsal metinlerini kabul edersek onun bir yaratıcısı yoktur ve o ezelidir. Peki doğru söylediğini nereden bileceğiz? Çünkü o asla yalan söylemez. Bunu nerden biliyoruz? Kendi asla yalan söylemeyeceğini bize söylüyor. Onun gücü sonsuzdur. Onun bilgisi sonsuzdur. Onun merhameti sonsuz, onun intikamı sonsuzdur. Her vasfında sonsuz olan bir varlığın iki farklı vasfını nasıl belirtebiliriz? Sonsuz olan bişey nerede sona erip diğer karşıt özelliği devreye girebilir. Merhamet ve cezalandırma gibi? 

Yukarıdaki soruları çok fazla detaylandırabiliriz hatta belki başka bir yazıda sırf buna değiniriz fakat bunlar binlerce yılın tartışmalarıdır, kimse de makul olarak bunlara bir çözüm getirememiştir. Sebebi aslında karmaşıklığı değil basitliğinden kaynaklanır.

Bu insani özelliklerin sahibi tanrı olunca insan yüceliği belirtmek için sonsuz deme ihtiyacı hissetmiştir, böylece daha önceki tanrılardan büyük olduğunu herkesin anlamasını istemiştir. Fakat insan aklı bazen hatalar yaptığından bunu burada da tekrarlamış ve yarattığı tanrı paradokslara esir olmuştur. Her birini açıklamak için eklenen ilave özellikler ile ilk çıktığı nokta ile son geldiği nokta arasındaki makas açılmıştır. Eski Ahit'te bahsedilen Yahve, ibranilerin kabilesel bir tanrısı olarak Mısırlılara üvey evlat muamelesi yapan despot bir tip iken, aynı tanrı olduğunu iddia eden Allah, Yahve'ye göre daha evrensel yaklaşmaya başlamıştır çünkü bu iki dinin arasında 2.000 yıla yakın bir tanrı evrimi vardır.

Sözü burada bitirelim artık dediğim gibi sırf bu konuyla alakalı bir yazı da ayarlayabilirsem güzel olur belki. 

Allah hepimizin yardımcısı olsun. Amin.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Silsilesini sikeyim...

Böyle acayip bir küfür edesim var.

Dur durak bilmeden, ağzımdan köpükler saçarak, hani böyle çocukkken ağlarsın ağlarsın artık bir noktada yorulursun ya heh o şekilde küfür edesim var.

Ben bir türlü normalleşmeyi beceremiyorum millet amına koyayım. Psikolojik sorunlarım mı var, yoksa sadece öfkeli veya korkak mıyım bilmiyorum. En küçük basit bir olaydan, hayatımı yönlendirecek kararlara kadar herşeyden bıktım, tükendim, artık tahammül bile edemiyorum.

Alkolik oldum desem yeridir, boş bulduğum her fırsatta litrelerce içmeme sebep olacak yalanlar üretiyorum kendime. İçmemi gerektirecek herhangi bir sorunum da yok ama gerekirse buluyorum. Bir ara adam gibi bir düzenimi oturtmuştum, beslenme, spor, sağlıklı yaşam sikine bile inanıyordum. Hatta hatta bıraksanız organik beslenecek hale gelmiştim desem yeridir.

Artık değil organik, beslenmiyorum bile. Sadece iyice acıktığımı farkettiğimde ne varsa onu yiyorum. Mesele sadece açlığın psikolojik etkisini bastırmak. 

Nasıl böyle bir dalyarağa dönüştüm onu da anlamak pek mümkün değil. Belki de eskiden beri gelen birikim sanırım. Gerçi ben hep böyle bir adamdım. Bir türlü üstte de dediğim gibi normal olamıyorum. Çocukluk arkadaşlarımın neredeyse hepsinden koptum gittim, yeni arkadaşlar ilave edemiyorum, yalnız kalmaya karşı dayanılmaz bir istek var içimde. Herhangi bir hobim kalmadı, herhangi bir aktiviteden zevk alamayan yarak kürek bir adam oldum anlayacağın.

Depresyondasın desen, çok mantıklı gelmiyor. Belki de son 10 yıldır depresyondayım artık normalden ne anlamam gerektiğini unuttuğum için farketmiyor da olabilir. Olabildiğince basitlik istiyorum. Hani hayvan gibi yaşıyor derler ya amına koyyim böyle sokaktaki adamı görünce, köprü altında, heh işte öyle hayvan gibi yaşayasım var. Saçı sakalı saldım gitti zaten, ne düzeltiyorum, ne kısaltıyorum. Bir giydiğimi üzerimde kokmadan değiştirmeye bile yeltenmiyorum aha işte böyle bir adam oldum.

Sabah ofise gittiğimde, günlük haberlere bakıp sinirlenecek bişeyler bulmakta gayet başarılıyım. Emekli ast subay gibiyim. Kızmak, sinirlenmek için bahane arıyorum sürekli. İyice kendimden sıkılmaya başladım en çok da kendime kızacak bişeyler buluyorum.

Bundan 4-5 ay önce pederi kaybettim. Aslında ölüme karşı gayet sakin bir adamım, öyle yıkıntıya dönmüyorum ama pederin ölümü benim için sıkıntılı bir sürecin başlangıcı oldu. 

Bu ara kafamı en çok kurcalayan konu da bu ölümün omuzlarıma bıraktığı yük. Annem.

Şimdi buradan sonrasını okuyan olursa büyük ihtimal bana Binbir Gece'deki sürekli evin parasını pulunu kumarda çarçur eden hayırsız evlat Ali Kemal Evliyoğlu muamelesi yapacak ama durum öyle değil aslında lan valla bak öyle değil.

Ben ölen pederi de annemi de aslında çok severim. Tabi kendime göre severim belki bir kez arayıp "annecimmm, babacımmm" dememişimdir. Konuşurken hep bir mesafe var gibidir tavrımda ama, içten içe herkes gibi değerleri bambaşkadır benim için.

Bir zamanlar matah bir halt sandığım, 25'i geçince asıl sıkıntısını anladığım çok sikik bir durumum var benim. Tek çocuk olma durumu. Gerçi pederin ilk evliliğinden olan 3 lavuk daha var ama, annemden olan bir tek ben varım. Sikindirik türk dizilerindeki entrikalı aile gibi oldu böyle anlatınca gerçi ama değil basit bir durum aslında.

Ölen annem değil de peder olunca, diğerlerini ilgilendiren bir durum kalmadığından annemin bu dünyadaki tek dayanağı da ben kaldım. Benim başka bir sürü sıkıntım var ama onları tek tek burada anlatıp kafa sikmeye niyetim yok. Burda kalkıp da kimse annemin bana fazlalık olduğunu falan da sanmasın annemi bayağı bayağı çok severim, aklıma gelir ağlarım o derece ama çözemediğim sıkıntılarımın ortasında, babam olacak orospu çocuğunun 1-2 sene daha dayanmadan gitmesi zaten zor olan süreçleri daha da zor hale getirdi.

Bir de insan bekler hani bazen, zaten hastadır her an olabilir diye. Yok arkadaş adam benden iyi durumdaydı. Evet 75 yaşındaydı ama bilinen hiçbir sağlık sorunu yoktu. Günde 5-6 km yol yürüyen, koşabilen gücü kuvveti yerinde bir herifti. Bir sabah saat 6'ya gelirken telefonla uyandım, annem hastaneye kaldırdıklarını söyledi. O an içimden bişeylerin aktığını hissettim, neredeyse son zamanlardaki en büyük korkularımdan biriydi çünkü. Herhangi bir belirti yoktu ama yaşı dolayısıyla ne zaman başıma geleceğini korkarak bekliyordum.

Hastaneye gittiğimde gayet iyi görünüyordu hatta derin bir ohh çektim onu görünce, atlattı yine pezevenk dedim. 1 Saat sonra tomografi sonucuna bakan doktor beni odasına çağırıp aort yırtılması deyince ve gireceği ameliyattan sağ çıkma olasılığının %1 civarı olduğunu söyleyince tekrar aynı duruma geri döndüm. Bilinci yerindeydi, konuşuyorduk, herhangi bir cihaza bağlı değildi sadece belden aşağısında bir ağrıdan bahsediyordu. Benim için bu kadar canlı birinin birkaç saat içinde ölecek olması gerçekten garipti. 

Söylediğim gibi ölüme çok alışkınım, hiç yadırgamadım, çok kişiyi ellerimle gömdüm ama bu babam olduğunda farklıydı. Oturup ağlamadım, dövünmedim. Sakinliğimi korudum, mizacım ve algım bu yönde. Yazılardan okuyanlar belki anlamıştır herhangi bir şekilde bir dini inancım veya tanrı algım yok. Ölen kişiyle alakalı olarak belki bu kadar olağan karşılamamın sebebi de bu. Zaten ölmek için tasarlanmıştı, kesin olan bişeyin zamanı geldi sadece. Bir anlamı, bir değeri yoktu öncesinin artık onun için. Sonsuz yokluk insanın içini acıtacak bişey değildi belki sadece huzur, belki arada sırada benim de artık gelse diye beklediğim bu sıkılmışlıktan kurtulmanın anahtarı. Doğanın kendini yenileme, eskilerden kurtulup gençlere yolu açmasının, değişimin mükemmel bir tarifi.

Fakat ölende hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen, bazen duruma göre kalanın hayatını tamamen sikebiliyor. Benim durumum buna benzer gibi görünüyor. 

Ben çok dalyarak bir adamım demiştim değil mi yukarda? Nedenini şöyle anlatayım. Ben matbaacıyım meslek olarak. Aslında grafik tasarımcıydım, ama belki de işin özünde bir bok değilim. Orası biraz karışık. 

Çok genç olduğum dönemlerde kafamın dikine gitmeyi çok severdim, hala da düzeldiğim söylenemez gerçi. Üniversiteye gitmedim, bir ünvan bir branş istemiyordum. Ben sadece anlamak istiyordum. Neyi anlamak istiyordun peki yarrağam diyorsanız da bulunduğum dünyadan başlayıp, belki hiçbir zaman bilgi bile alamayacağım evrenin tamamını. Öyle akıllı, zeki bir adam değilim. Sokakta karşılaştığın burnuyla götüyle oynayan sıradan lavuğun tekiyim. Fakat benim gibi olan diğer lavuklar futbola, eğlenceye, dizilere, filmlere sararken ben nedense ilk yazılardaki konuları merak etmeye başladım. Bir halt bildiğimden veya anladığımdan değil bununla ilgilenmek hoşuma gittiğinden hepsi bu.

Üniversiteye gitmeyince tabi, liseden sonra bir tanıdık beni alıp elimden tutup bir matbaaya, daha doğrusu o sırada matbaacı olmayan ama matbaacı olmak isteği bulunan tek kişilik birinin yanına götürdü. Böylece benim serüvenim başlamış oldu. İlk birkaç yıl herşey daha yeni olduğu için öyle meraklıydım ki öğrenmeye, o kadar hoşuma gidiyordu ki yaptıklarım kendimi dünyanın en önemli işini yapıyor sanıyordum. Bir taraftan da boş vakitlerimde bahsettiğim meraklı olduğum konular.

Arkadaşlarımdan aşağı yukarı net bir şekilde bu arada kopmaya başladım. Onlar beni maç izlemeye çağırdığında ya yeni kurulan bu şirketin daha da büyümesi hevesiyle bişeyler yapmaya çalışıyor yada yeni yeni para kazanmanın verdiği heves ve konforla bişeyler okurken şarap içmeye alışıyordum. Öyle güzel geliyordu ki bu bana arkadaşlarla veya bir kadınla zaman geçirmek külfete dönmeye başlamıştı. Son cümleden aldığınız gazla bana ibne muamelesi yapmaya kalkmayın silsilenizi sikerim sizin de. Tabiki hayatımda kadınlar vardı, herşey normal ve sağlıklıydı sadece bunun önemi yalnızken okumak kadar değildi. 

Başlarda bu keyif aldığım şeyler zamanla hayatımın tamamı haline geldi. Artık asosyal, içine kapanık gibi görünen, insanlarla zaman geçirmek istemeyen şimdiki dalyarağa dönüştüm. Fakat bundan da rahatsız değildim, halimden gayet memnundum. Hatta eğlenen, ağzını ayıra ayıra gülerek hayattan keyif alan herifleri görünce kendimi çok ulvi işler yapıyor sanacak kadar gerizekalıydım.

Gençliğin ve toyluğun getirdiği bu kendini bir bok zannetme ve doğruyu bir tek kendinin bildiği hali zaman içinde yediğim kazıklarla ilginçleşmeye başladı. Önceleri neredeyse hayatımın temeli olan yaptığım işin aslında ne kadar salak bir uğraş olduğunu anlamam tokat gibi gelmişti bana.

Öyle ya, ulan ben matbaacıydım sadece. Hem de öyle kitaplar, gazeteler, araştırmalar basan bir matbaacı da değil. Sırf parasını verdikleri için her boku isteyen, aciliyetleri asla bitmeyen, aynen benim de bir zamanlar yaptığım gibi, yaptıkları boku dünyanın en önemli işi zanneden kişilere dalkavukluk yapan bir matbaacı.

İnsanları zorluyor, gecelerini, haftasonlarını yeri geldiğinde de bayram tatillerini, sırf yüzündeki sivilceleri örtmek isteyen at ağızlı orospulara broşür yetiştirmek, %1500 karla mal satan pezevenklerin ürünlerini pazarlamalarına yardımcı olmak için harcıyorduk. Aslında insanların da değil, en başta kendimizin hayatını harcıyorduk. Ama olayın nasıl bir büyüsüne kapıldıysam dediğim gibi göremiyordum.

Şirkette yatıyor, şirkette kalkıyor, bahsettiğim gibi acil işleri olan müşterilerin işlerini yetiştirdiğimde kendimi Troya fatihi Odysseus gibi hissediyordum. Kıçımdan uydurduğum bir değerim, kıçımdan uydurduğum bir önemim vardı artık benim de. 

Gerçi bunları yaparken bir yandan da aklımdan geçen, ilerledikçe, büyüdükçe beraberinde gelecek oturaklılık ile birlikte biraz daha rahat hareket edip, biraz daha keyfi işlerime zaman ayırabileceğim duygusuydu. Yoksa yukarda anlattıklarımdan salt bir iyilik meleği veya dava adamı olduğumu sanmayın, gayet kendi götünün rahatı için ileriye dönük planlar yapan bir orospu çocuğuyumdur. Belki direkt kazık atmam kimseye ama öyle iyi niyetli olduğumu da iddia edemem.

Neredeyse bu noktadan sonra yanında başladığım ve iki kişi yola çıktığımız adı burada zikredilmeyecek olan diğer abimle kafalarımız biraz ayrıştı. Evet benim için de çalışmak önemliydi, insan emek vermeli ve üretmeliydi. Bunun başka türlüsü tabiki asalaklıktan başka bişey değildi. Fakat insan yaşamak için veya bir değer olduğu için üretmeliydi. Anlamsızca bir makina gibi tek gayesi söylenileni koşulsuz kabul etmek şeklinde ömrünü adamak olmamalı çünkü ilk başta dediğim gibi yaptığımız iş bu denli önemi haketmiyor.

Şöyle düşünün evde tuvalet kağıdınız bitse yokluğunu hissedersiniz, basitçe kıçınızı bişeye silmek zorundasınız. El ilanı bundan bile değersiz baktığınızda. Nedir ki? Ne halta yarar? Hele hele artık herşeyin dijital olduğu bu dünyada şuan neye yarar?

İş kısmını biraz siktir ettim açıkçası bu olaylardan sonra. Hala aynı işi yapıyorum, hala aynı yerdeyim 12-13 yıl oldu fakat her geçen gün kafa olarak daha da uzaklaşıyorum. Her geçen gün önemsizleşiyor ve hayatımın daha az bir önemini ona atfediyorum. 

Bu bakış açısına geçişimde pederin ölümünün de etkisi oldu yine aslında. Şaka maka herif öldü bana feng shui oldu amına koyim, giderayak son öğüt gibi. Bizim peder ilkokulu bile bitirmemiş, sonradan akşam okulundan ehliyet için diploma almış, zanaatkar bir terziydi, annem de öyle. Babamın hayatındaki en önemli olay çalışmaktı. Bildiği başka bişey yoktu. Gerçi o adamın durumunu da anlamak lazım. Bu adam 1940 da doğmuş, çocukluğunda ekmek karneyle verilmiş, olan bütün darbeleri ve ambargoları yaşamış gariban bir adam. 

Babasız geçen bir çocukluk ve her ne kadar güzel bir adam olsa da üvey babanın yanında onun da eline bakan 4-5 kardeş. Yani bu adamın böyle bizim gibi abuk subuk dertlere ayıracak vakti hiç olmamıştı, bu adam hep kavganın en ön safında bulunmak için burdaydı. Hayatta kalmalı, karnını doyurmalı, ilerde de sahip olduğu ailesini beslemeliydi. Hepsini de becerdi şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Fakat bütün bunları yaparken ister istemez kendisi diye bir kavramı da hiç olmadı. Çalışmak için yaşadı, çalışmaya devam etmek isterken öldü. Öldüğünde yaşına ragmen bile işi hiç bırakmadı.

Onun bunca uğraşına ragmen bile öldüğünde herşey yarıda kalmıştı. 50 yılını geçirdiği, çalıştığı yerlere şimdi onu sorsan belki hatırlamak için 10-15 sn kadar kimdi ya düşünürler. Herşeyi halletmek için çalıştı, bir hiç olarak öldü.

Neyse işlerle alakalı böyle salaklıklar devam ederken, en az bu kadar salakça olabilecek bir hareket daha yaptım. Evlendim. Bokumda boncuk bulacak gibi, üzerine hiç düşünmediğim, hazır olmadığım bir konuda hep kafa dikine gidiyoruz ya, bu sefer de büyük sözü dinleyelim diye evlendim. Neredeyse 4 yıl önce tabi bu olay, gelinen yer içler acısı ama detaylara boğulmanın gereği yok burası Yalçın Çakır programı değil ya amına koyyim.

Fakat bu hareketi yapmama önayak olan, o sırada alttan alta verdiği telkinlerle bunu bana mantıklı gösteren anneme karşı da biraz sinir sahibi olmama sebep oldu. Aslında buna onun sebep olduğunu söylemek de doğru değil de, insan kendini suçlamak yerine hemen suç atacak birilerini buluyor tabi.

Çok da kendimi anlatmamın aslında lüzumu yok, her ne kadar asıl silsilesi sikilesi ben ve benim gibi insanlar olsa da tabi insan kendinden önce ve sonra kızacak bir sürü şey bulabiliyor. Kendimi anlatma sebebim şuydu. Birazdan isyana ve küfürlere başladığımda sanmayın ki çok önemli veya her haltın doğrusunu bilen biri olarak bunları yazıyorum. Sıradan bir orospu çocuğu olarak isyan edecem sadece.

Ülkemizin geldiği durumlara da değinmeyeceğim o nedir amına koyyim herkes bir memleketi beğenmeme noktasında. Tamam beğenilecek bişeyi olmayabilir de her siki de böyle eleştirmenin bir anlamı yok. Ne öncesi ne bundan sonrası bu ülke zaten bir sik olmaz. Olamaz çünkü yapı olarak biz böyleyiz, sürekli sürekli aynı şeyleri eleştirmenin de o yüzden bir mantığı yok.

O sebeple burda AKP'yi, türbanlıyı, sakallıyı, hocayı değil, bugün kendini aydın zanneden, sanki bu bahsettiklerimden kurtulsak atomu parçalayacakmışız gibi tavırlara bürünen orospu çocuklarının yanı sıra, ara ara istemesek de gerçek dindarlara ve muhafazakarlara da giydireceğiz. Yani konumuz ülkenin siyasi havası değil, sosyal havası olacak. Neden bir sik olmadığımızı neden böyle olduğumuzu suçu siyasilere değil, kendimize atarak irdeleyeceğiz.

Biz eskiden de kendi içimizde kavga etmeyi seven bir millettik bu böyle. Çünkü cehalet diz boyu, okuyanı okumayanı hepimiz cahiliz. En küçük bir tartışmada hemen ateşlenir, eğer biraz da samimi bir ortamdaysak küfür ederiz. Etmez miyiz amına koyyim yalan mı? Ne tartışma adabı biliriz, ne araştırmayı severiz, ne çalışmayı severiz ne de başka bir halta derman olacak şeyleri.

Konuştuğunuz her 10 kişiden 9'u yaptığı işinden şikayet eder benim gibi, fakat değiştirmez. Değiştirmediği yetmiyor gibi, buna katlanabilmek için de "aslında gideceksin bir sahil kasabasına, domatesi biberi ekeceksin" gibi yaşı kaç olursa olsun üretmemeyi, ilerletmemeyi kendine düstur edinir. Bizim en büyük sıkıntılarımızın temeli hep bu havadan geçinme ve modern döneme uymayan göçebe yaşam tarzına olan tutkumuz. Biz buyuz ağalar. Biz yatmayı severiz. Biz tarlayı ekip ekin çıkana kadar kahvede pineklemeyi seven insanlarız.

Şimdi şöyle bir internette gezinin neler göreceksiniz neler. Bir taraf salak salak kendi hayal dünyasında yeniden Osmanlı kurarken, diğer salaklar da bambaşka konuları bambaşka yerlere çekme derdinde.

Örneğin, Diyanete yılda ayrılan bütçe 5 Milyar TL diyelim, ki hakkaten salakça ama böyle bişeydi yanlış hatırlamıyorsam. Böyle bir haber veya mesajın altındaki, ilk şanslı dalyarağımızın yorumu.

- Abi adamlar Mars'da su buluyor, bizim uğraştığımız işe bak...

Tamam diyanete ayrılan bütçede salaklık olduğunda hemfikiriz de, e be doğduğu hastanenin temel atma törenindeki kurdelayı kesen makası veren genç hatunu siktiğiminin çocuğu, sen bunu değiştirmek için ne yapıyorsun? Sen üniversitede aynı puanla okullar arasında seçim yaparken iş imkanı fazla olana kayıt yaptırmadın mı? Sen sırf mezun olmak için abuk subuk bölümleri bitirip, ondan sonra arkeolog olup, şuan bir şirkette pazarlama uzmanı olarak çalışmıyor musun? Silsilesini siktiğimin neyi eleştiriyorsun o zaman? 

Sen de ben de zaten Mars'da su bulacak kafa yapısına sahip değiliz. Diyaneti kapatsak, onun bütün parasını bu işe yatırsak, bu sefer başka bişey için içimizden o parayı hortumlayanlar çıkacak. Çünkü biz Mars'da su bulmaya değer vermiyoruz, biz bilgiye, birikime değer vermiyoruz. Sadece karşımızdakine bok atacağımız zaman sanki bu haber bizim için önemliymiş gibi örneklendiriyoruz. Aynı pezevenge desen ki peki şuan orda 3 tane araç var bunların adı sanı nedir, neler yapıyorlar? Mal mal yüzüne bakar ama Barcelona'yı yedeklerine kadar sayar. E ne oldu senin imkan verseler Mars'da su bulan bilim aşkın?

Bizim burası beğensek de beğenmesek de ortadoğu ülkesidir millet.! Öyle bilim, sanayi, sanat, demokrasi, hak, hukuk falan kimse bunları sikine takmaz. Bişeyleri düzeltmek için önce teşhis koymamız lazım. Kendimizi Norveç'li adamlarla kıyaslamaya devam edersek, kendimizi Kanada'daki topluma göre neden bunlar yapılıyor diye kınarsak bir arpa boyu yol gidemeyiz.

Önce hastalığı teşhis etmek lazım ki ilaca başlayabilelim. Bizim hastalığımızın adı cehalet başta da söylediğim gibi. Cehalet burda geniş bir kavramın adı aslında. İlkokul mezunu olmayı ve okuma yazma bilmemeyi temsil etmiyor. Temsil ettiği kavram öğrenmeme isteği, öğrenme metodlarının yanlışlığı, öğrendikten sonra uygulamama ve bunun gibi sorunlar. Bizim okumaya yazma bilmeyenimiz de cahil, üniversitede okuyanı geçtim, ders veren profesör de cahil.

Biz bilgi üretmeyi seven insanlar değiliz. Biz hazır yemeyi seven insanlarız. Hayatında bir tane adam gibi makale yazmayan profesörlerimiz doçentlerimiz var. Buna rağmen daha üniversite ilk senesinde kendini bilim adamı olmuş zanneden amcıklarda var.

Tabi illaki bunlar değil, bir yandan da cehaleti seven insanlarımız milyonları buluyor. Yukardaki artist aynen iman edip amel işlemeyen dandik müslüman gibi, bu da bilginin ve ilerlemenin öneminin farkına varmış, fakat öğrenmeye de gerek duymuyor. Cehaleti sevenler ise öğrenmemeyi geçtim, öğrenmek isteyene köstek noktasında.

Bu memleketin bakanlarından biri, isim vermeyeyim, teknolojiye falan böyle çok kafayı takarsanız kafayı sıyırırsınız, işine yarayacak kadar kullanacaksın yeter dedi. Belki aranızda bunu ilk kez duyan varsa taşak geçiyorum sanabilir ama vallahi dedi billahi dedi. Şimdi yöneticisi bu cehalette olan bir memleketin senin benim gibi marabasından ne bekliyorsun? Neyi geliştirmesini bekliyorsun? 

Cem Yılmaz eleştirisi gibi olacak ama kime sorsan memlekette belgesel izliyor, kitap okuyor. Madem öyle de amına koyyim bu her kanalda üçer beşer yayınlanan, benim annemin de seyrettiği sikik sikik dizileri kim izliyor? Bir de bu diziler nasıl bişey abicim akıl alır gibi değil.

Biz hiç dizi seyretmedik mi? Tillahını seyrettik, Yılan Hikayesi adıyla 2 sene Memoli izlemiş adamım lan ben. Salak saçma dizi dedin mi belki akla ben gelirim ama birkaç salakça dizi varsa, 20 tane de adam gibi yayın vardı. Esir Şehrin insanları gibi, İkinci bahar gibi ne bileyim bir sürü de senin benim gibi, bir mahallede yaşayan insanların üzüntülerini, sevinçlerini anlatan diziler de vardı. Hoş diziden duygu alıp adam olacak değiliz sonuçta tv eğlencesi fakat ya şimdikiler nedir?

Amına koyduğumun kanallarındaki dizilerin en boktan maddi duruma sahip karakteri jeeplerle geziyor. Hayatında minimum 2-3 karı var, bütün karılar da buna kendimi dövdürsem diye sırada. İster ağa, ister fabrikatör, ister muslukçu konu hep aynı mı olur arkadaş. Yalı, araba, kadın, entrika, ihanet, yanlış anlama...

Ah hele o yanlış anlamalar yok mu ahhh. Kadın eski sevgilisine git başımdan demek üzereyken bir an sarılırlar, o sırada yeni pompacısı içeri girer, sen Pelinsu, hem de benim evimde.... Kalan 96 bölümde bu kancığın derdini anlatmasını izleriz. Bu arada hakkaten de izlemiyor muşum yani ben de dimi heheheh. Yok lan ben yeni belgesel var mı derken öyle rastgeldim yoksa ne seyredecem.

Sahi merak ediyorum aga bu nedir? İnsan 1-2 dizi izler haftalık takip eder tamam amenna, hayattan soğuyalım demiyorum tabi de her gün 2 dizi nedir amk biri bana bunu açıklasın. Hadi benim annem gibi 62 yaşına gelmiş kadın 55 tane seyretse ne olur zaten kafa mı kalmış onda da 18-20 yaşında gencecik insanlar hayatlarını bu yalana göre yaşar hale gelmişler. Şimdi ben bu konuda susup sizi aşağıdaki video ile başbaşa bırakıyorum.




Şimdi biliyorum yukardaki videodaki eleştiriyi gören kişilerden bazı çok bilen dalyaraklar çıkıp, bırak ya ne alakası var şudur budur diyecekler ama aslında iş aha yukardaki kadar basit.

Yazıyı uzattıkça uzattım farkındayım. İyice dallanıp budaklandı hatta fakat gaza gelmişim bir kere kusabildiğimi kusacam artık. Beğenmeyen okumaz zaten bloğun okuyanı yok, siz belki de bu satırları okurken ben bloğum olduğunu bile hatırlamayacağım.

Ne diyorduk, insanlar artık onlara dayatılmış bir hayat üzerinden yaşamlarını şekillendiriyorlar. Marka ve popüler olmak herşey olmuş. Eskiden benim gençliğimde (teee 40'larda gibi oldu ama) işte 90'larda internette bir anonimlik durumu vardı. Kimse adını sanını söylemez, kimse erkek mi kadın mı belli olmaz, kimse kimsenin durumunu bilmezdi. İstersen ileri geri konuşur, istersen sırrını derdini açardın tanımadığın kişilere. Görece özgür olabildiğin, yalana ihtiyacın olmayan, kendini ispatlaman gerekmiyen gerçekten olması gerektiği gibi sanal bir ortamdı orası. Böyle de kalmalıydı.

Fakat durur mu amk sistemi? Durmadı, durmazda zaten. Facebook çıktı, twitter çıktı yok ebesinin instagramı çıktı. İnsanlar gerizekalı gibi anasının kızlık soyadına kadar bilmedikleri insanların önünde kendini afişe ettiler. Hergün durum, fotoğraf güncelleyip, hergün ne halt edip kiminle nerde ne yaptıklarına kadar ifşa etmeye hevesli hale geldiler. Bunun bir sürü komplo teorisini malzeme olacak yanı da var. Facebook şuan seninle ilgili bilgi konusunda kız arkadaşından veya kankandan fazlasını biliyor desem yalan söylemiş olmam. Hadi seni siktiredelim zaten bir sike derman olacak insan olsan sen olmazsın da. Asıl sorun şu.

Artık bu ortamda bile insanlar şekil peşinde, abuk subuk yalan dolan davranışlar peşinde. Normal hayatta insanlara rol yapıyorlar yetmiyor, bir de burdan rol yapmaya devam ediyorlar. Bu kadar farklı platformda farklı farklı roller yapıldığında da ortada kişinin kendisi diye bişey kalmıyor. Beğenilme peşinde koşan atyarrağa sürüsü haline geliyoruz. Düşün ki bahsettiğim bütün sitelerde "Beğen" adında bir buton var. Belli ki oraya yazdığın veya yüklediğin herşey de bu "beğenilme" güdüsü üzerine inşa ediliyor.

Herkes hümanist, herkes siyaset bilimci, herkes şu herkes bu. Ben daha puştun teki olduğunu söyleyen bir facebook kullanıcısına rastlamadım. Peki bize kim kazık atıyor amk herkes böyle iyiyse? Ulan ben uzaydan dünyaya gelen bir ziyaretçi olsam, internetteki profilleri görsem, sanarım gezegen komple Demis Roussos sesiyle aydınlanmış ütopik bir dünyada yaşıyor. Herkes çırılçıplak kırlarda koşuyor. Aha dinle aşağıda verdim sesini. 



E peki nerde bunca dalyarak, nerde gün boyu bizi delirten ibneler? Bak sana aşağıda bir tane mal göstereceğim. İnsanların dertleri ne tasaları ne hayata nerden bakıyorlar anla biraz da bilmediğin bişey değil fakat hatırlayınca yüzünde tebessüm oluşur bari.





İşte kendini ispat çabası yukardaki gibi bir durum. Bunun baktığında birçok farklı çeşidini göreceksiniz. İyi insanından, namuslu kızına, demokratından, insan haklarına. İnsanlar genelin beğendiği ne varsa onu beğenmeye istekli. İnsanlar bulunmak istedikleri gruplara girebilmek için sevip sevmediği hakkında fikri olmadığı konularda taraf. Hiç izlemediği veya izlese bile anlamadığı bir filmi, eğer çoğu kişi sevdiyse o da seviyor. Hiç dinlemediği bir müzik için de geçerli. Bişey ifade etmese bile onun için yine de ben bunu sevemedim diyemiyor veya sevdiyse bile sevmedim diyor. Durum neyi gerektirirse o.

Bişeyler ekleme yerine kendilerine, olanları abartma peşindeler. Öğrenmek değil tek öğrendiklerinin ne kadar önemli olduğunu satmanın yollarını arıyorlar. Bilmiyorum demek artık ayıp oldu, fikrim yok demek ise lanetlendi.

Sonra bu genç insanlar büyüyecekler, bazıları büyüdü bile. Kendi çocuklarını yetiştirecek ebeveynler olacaklar. Oldular hatta peki ne oldular sizce.

Kendi doğurdukları çocukların dünyanın en özel çocuğu olduğunu zannedecek kadar embesil kadınlar oldular. 1 yaşındaki çocukları için yüz kişilik partiler vermeye meraklı, çocuğun ilk ayında 5 milyon fotoğraf çeken, ilerde kendini bir bok zannedecek kibir dolu, pohpohlanmaya alışmış çocukların yetişmesine sebep olan dalyaraklar oldular. 

Bu tipler erkek yada kadın farketmez, çocukları için hep şunu söylerler. "Ben oğlumla baba gibi değil arkadaş gibiyim" e peki sen arkadaş gibiysen bu çocuğun babası kim amına koyyim? Çocuklar sürekli arkadaş aramazlar gerizekalı, sağlıklı ve kendini bilen bir çocuk gelişimi için bir otorite veya bir baba figürü gereklidir. Bunun illa despot ve sert bir karakter olması gerekmez fakat yine de çocuğun lafını dinleyeceği kadar baskın olmalıdır.

Eğer bu sağlanmaz ise yani çocuk şunu şunu şöyle yap dendiğinde eğer istemediği bişey ise götüne kazık sokulmuş köstebek gibi ortalığı ayağa kaldırır ve ayarını bilmez. Buna aşağıdan güzel bir örnek verelim. Belki babanın da çok bir suçu yok ama artık internette takıla takıla ne hale geldiyse kafa bu noktada;



Şimdi üstteki videodaki çocuk aslında olmadığı bir kişi olmaya özeniyor. Gayet standart bizim alıştığımız benzeri, bizim toplumsal karakterimize uygun bir ailede yaşarken, o hani tv deki yabancı dizi ve filmlerde gördüğünü hayatına sokmaya çalışmış, büyük ihtimal kayıt sonrası o babanın celallenmesi ile de sağlam bir sopa yemiştir.

Salakça bir tabir vardır bizim dilimizde. Avrupai. Ne demek amına koyim avrupai? Bunu sanki medeni olmanın eş anlamlısı gibi kullanıyorlar. Bir insan veya bir toplum medeni olabilmek için illa bir başkasına benzemek zorunda mıdır? Biz kendi üslubumuzla, kendi tarzımızla medeni olamaz mıyız? 

Bize uzun süredir öğretilen ve dayatılan kültüre göre olamayız maalesef. Eğer çağdaş bir insan olmak istiyorsan gerekmediği halde konuşurken abuk subuk terimler kullanmalısın. Eğer gerçekten kültürlü görünmek istiyorsan burda yapılan herşeye bok atıp, yurtdışında özellikle de batıda yapılan herşeye şakşakçılık yapmalısın.

Bunu daha geçen gün bile gördük hepimiz. Kimsenin hoşuna gitmeyecek bir olay yaşandı Paris'de. Kalkıp da buna ne güzel oldu diyecek kadar sığırlar da var aramızda, fakat bunu herşeyin başına koyan sığırlarda var. 

Bu adamlar dünyanın başka bir yerinde bunun 5 katı insan ölse haberi olmaz ama o özendiği Avrupa'da olunca birden çok insancıl kesilir. Devlet daireleri önünden T.C. ibaresi kalkacak denilince hemen isminin önüne koyar, 3-5 gün Taksim'de eylem yapılınca isminin başına Dr ilavesi gibi hemen çapulcu ekler. 

Bunu içinden gelerek yapanlar tabiki vardır, hadi sen de onlardan biri ol sana bişey demedim fakat bunu yapanların %90'ının derdi sadece rüzgara kapılmak. Sadece o grubun bir parçası olabilmek. Bir kere düşünüp yukardakileri neden yaptığını kendi de oturup düşünmemiş hıyarlardandır. 

Neyse uzatmanın bir alemi de yok. Anlatmaya çalıştığım şu en başından beri. Sindirilmeyen herşey midede sorun yaratır. Hani yaşlı amcalar akşam yemeğini biraz fazla kaçırdıktan sonra fellik fellik soda ararlar ya heh onun gibi sindiremediğin her olay da insanda aynı soruna yol açar. Biz hala şuan kullandığımız teknolojiyi, kültürü sindiremedik. Sindiremedik çünkü bunların gelişmesine zerre kadar katkıda bulunmadık, hazır aldık her zaman. Cep telefonu çıktı, biz o sırada hala PTT önünde eve telefon bağlatamaayan insanlardık, bu kadar kolay elde edince de çoluğun çocuğun eline verdik, ayarını kaçırdık.

Bilgisayarı, interneti de aynı şekilde katkımız olmadığından sindirme sorunu yaşıyoruz. Amaçsızca kullanıyoruz. Kimse aradığı bişeyi bulmak veya ektra bir bilgiyi edinmek için değil, interneti oyuncak olarak kullanıyor.

Kültürde de aynı durumdayız. Özgürlüğü, ifade hakkını, tartışmayı nasıl yapacağımızı sindirmeden bir anda elimizde bulduğumuz için özgürlük diye milleti rahatsız edip, tartışma diye küfürleşiyoruz. Giyim, kuşama karışılmamalı, özgür olmalı diyoruz. Ondan sonra insanların bir çoğu ya çıplaklığın ayarını tutturamıyor, ya ters kutba gidip kapanmanın ayarını kaçırıyor. Bir süre sonra da şimdi burda yaşandığı gibi birbiriyle çarpışıyor.

Biz bunlarla uğraşaduralım, atı alan Üsküdar'ı geçti millet. Elimizde yapay olarak satın alınmış bir konfordan başka bişey yok, onun da dönüp götümüze kaçması yakındır.

Kalın sağlıcakla.