10 Kasım 2015 Salı

Sigmund Freud

Nedendir bilinmez, bu tarz adamları bir türlü sevemedim.

Yok önyargı ile başlamadım hiçbirine ama niyeyse bir süre sonra artık benim mi kafam almadı, yoksa bunlar aforizma peşinde koşacağız diye basitçe anlatılacak meseleleri mi karmaşıklaştırdılar orası tartışmaya açıktır tabiki.

Bir adamı ben anlamadım veya sevmedim diye, bu o adamı ne rezil ne de vezir eder. 

Fakat ben bu adamı sevenlerin de birçoğunun ters önyargılarla ve adının ünü dolayısıyla sevdiklerini düşünüyorum. Öyle marka olmuş bir orospu çocuğu ki, kalkıp bu adamın olayı nedir dediğinde, ya aynı ağır ve ağdalı dil ile karmaşık olarak derdini anlatacaksın yada sığ, bilgisiz cahil olarak yaftalanacaksın.

Basitçe anladığını, konuşma diline çevirip, Freud hazretlerini eleştirdiğinde sana yapılacak olan, Metallica'yı eleştirmeye kalkan Nihat Doğan muamelesidir.

Ben de yiyeceğim dayaktan önce, hani ilkokulda sizden büyük ve iri biri sizi pataklamaya gelirken, siz ondan kaçarken, karambolden yararlanıp geri tepme tekniği olarak atılan kısa tepik vardır, heh onunla vurucam bu ibneye.

Freud birçok kişiye göre, tartışmasız olarak psikolojinin babasıdır. Kötü bir espri ile bence bu psikolojinin anasını siktiği için de olabilir gibi geliyor bana. 

Freud psikolojinin, özellikle psikanalizin kesin babası olmasının yanısıra, esasında bir nörologdur. Yani baktığınızda işin başında bayağı bilimsel gelmiş, sonrasında artık içine cin mi kaçtı, karanlıkta destur demeden bir yere mi işedi ne olduysa oldu, farklı bir alana yönelerek, içsel dürtüleri ve onlardan çıkarttığı kişisel deneyimlerini, anladıklarını deneysel bilimden fazla savunmaya başlamıştır.

Freud ile ilgili yazıya, asıl adı Armando Diego Freud imiş, babası Hacı Walter Freud onu devrin iyi eğitim veren okuluna göndermek isterken, annesi mahalle mektebinde iyi bir yahudi gibi eğitim alsın istemiş gibi, hiçbirimizi alakadar etmeyecek olan, yaralı parmağa işemeyecek bilgiler vermeyeceğim. Merak eden açar vikipediden kimmiş neymiş öğrenir zaten. 

Bizim olayımız, bu lavuğun bize ne anlattığı, neden bu kadar meşhur olduğu, ayrıca aşağıdaki gibi sikimtrak bir pozu niye verdiğini araştırmak olacaktır.


O bakış, o duruş, o endam da, sol el niye belde amk?

Belki çok klişe olacaktır ama bu abinin hala günümüzde bile, teorilerinin birçoğunun hiçbiryere oturmadığı görüldüğü halde, bu kadar popüler olmasının altında yatan olayı cinselliğe olan merakıdır.

Yani cinselliğe merakı derken, adama pornocu muamelesi yapmış gibi oldum, insan davranışlarını temelde cinsel istek ve arzuların, bastırılması veya dışavurumu olarak ele aldığı için. Ne biçim cümle kurdum amk görende hayatın sırrını vericem sanacak.

Normalde hiç aklınıza gelmeyecek şeyleri bu abi cinselliğe bağlar, mesela bir kız olsanız ve rüyamda dağlarda geziyordum, orda ormanda bir sürü kocaman ağaçların içindeydim derseniz eğer, bu abi "hmmm o zaman senin canın aynı o gördüğün ağaçlar gibi kalın yarrak istiyor" a bağlar. Bu derece saplantılıdır bu konuda. 

Rüyaları, davranışlardaki saldırganlığı, ezikliği, ne bulduysa, ya uğradığınız tacize, ya saplayamağınız hatuna, ya da topunuzun çocukken inşaata kaçmasına bir şekilde ulaştırır. 

Bu cinsellikle ilgili takıntıların hayatın her aşamasında gelişebileceğini belirtmesine karşın, ilk belirlendiğini düşündüğü, kendi adlandırdığı bu döneme "Fallik" dönem ismini verir. 

Kişilerin 3-6 yaş aralığında bulunduğu bu dönemde, erkek ve kız çocuklar kendi cinsel kimliklerini kazanırlar ve cinslerine özgü psikolojik yapıya eğilirler.

Erkeklerde olduğunu ileri sürdüğü "İğdişlik Korkusu" adlı tanımlaması ile, "Benim ne güzel çüküm var, aman onun başına bişey gelmesin, evim barkım hacize uğrasın sırf çüküm sağ olsun, göster olum amcalara da yesinler çükünü" durumunu izah eder. 

Kızlarda ise, "Penis Hasedi" diye adlandırdığı kavram; "Benim niye çüküm yok, bak annemde ben gibi, onun da çükü yok ve babama ne kadar önem veriyor, demek ki olay çükte bitiyor arkadaş" diyerek dişinin, "Bende belki kendime çük yapamam ama, babam gibi çük sahibi birini bulurum" anlayışının geliştirip, ona göre bir yönelimi girdiği dönemi bize anlatır.

Bunlar böyle midir, yoksa yukardaki o güzel pozun sahibi bunları sol elinin hemen altında bulunan fakat fotoğrafda göremediğimiz yerinden mi uydurmuştur asıl konu burası.



Tabi bunların hepsine bakacağız ama, koskaca Freud kişisini kalkıp da tek bir konudan ibaretmiş gibi göstermek doğru olmaz. Bu abinin "İd" "Ego" "Süperego" gibi önemli tespitleri de vardır. 

Aslında Freud'un hakkını da vermek lazım yeri geldiğinde, her ne kadar bu şerefsiz haketmese de. 

Bu adamın, bu düşüncelere yelken açtığı dönem, insan davranışları olsun, kendi ihtisas alanı olan nöroloji olsun, beynin yapısı ve psikolojik diyebileceğimiz hastalıklar henüz bilinmiyor. Yani bu dededen kalma han, apartman sahibi, aksi ihtiyar tipli pezevenk, kimsenin bilmediği bir alana adım atıyor.

Babası denmesinin olayı bu olduğu gibi, aslında yanılgılarının birçoğunun sebebi de bu. Bu yanılgılarına da tek tek olmasa bile, detaylıca gireceğiz zaten.

Ama bu abinin cinsellikle ilgili takıntıları yukarıdaki gibi sadece yetişkin insanların rüyalarını yorumlarken ki fantazileri ile sınırlı kalmamıştır.

Henüz yeni doğmuş bir bebeğin bile annesinden süt emerken ki meme ile temasını ve emişini cinsel bir hazza, sonrasında parmağını emmesini bunun devamının olmasını istemesine, kıça ellendiğinde hoşlanmasını da buna, hadi bunları bir şekilde uydurdun ama boşaltım sistemindeki dışkılamanın uzun bir bağırsak sistemi sebebiyle atılışını da içerdeki dışkının anüs (göt) bölgesinde oluşturduğu baskı ve sürtünme dolayısıyla tatmine yormuştur.

E be orrrospu çocuğu, hadi bir miktar uydur bunu anladım da bu yukardaki olay nedir? Eşeysiz üreyen hayvanlarda bile aynı olmamakla benzer boşaltım sistemleri varken, eşeyli üreyip, hiç cinsel birliktelik yaşamayan balık gibi omurgalılarda bile benzer bir boşaltım sistemi varken (benzer dedik diye atlamayın hemen memeliler gibi değil tabi amk biz de biliyoruz başka bişey anlatıyoruz) bu nasıl bir kendini kaybetmedir?

Kimseyi, düşüncelerinden dolayı eleştiremeyiz o ayrı, bu onun fikridir. Fakat yukarıdaki kadar, olaya sikindirik bir bakış açısı olan adamdan, bunun üzerine bina edilmiş hangi teoriyi ciddiye alarak dinleyebilirsiniz?

Bir ara bir TV programında denk gelmiştim. Bu kafada bir şahıs bir programa konuk olmuştu. Herifi de programı da hatırlamıyorum şuan ama sanırım bu Pelin Çift denilen hatunun Habertürk deki şu cinli büyülü programı olabilir.

Gelen insan kişisi, açık açık bir insanın bir diğerinden üstün olup olamayacağını ve daha gelişmiş olduğunu bağırsak uzunluğu ve katı gıda tüketimi ile ilişkilendirip, 5 yaşından küçük erkek çocukların götüne, başına, çüküne babanın bile dokunmaması gerektiğini, sadece annenin buna izni olduğunu, elleyen çok olursa eğer, hele bir de bizim Anadolu geleneğindeki gibi yerim senin çükünü yapılırsa çocukların cinsel kimlik bozuklukları çekeceğinden falan bahsediyordu.

Gerçi bu adamın saçmalıkları normalde bizim Freud"u bağlamaz ama aha yukarda duruyor işte bu salakça fikirlerin babası da bu dalyarak.

Şimdi bu dayıoğlunun anlattı insanın gelişim şeması şu şekildedir. Yaşlara çok takılmayın tabi keskin bir hat değil aşağı yukarı diyelim biz bu yaşlara.

1-Oral Evre:  0-1,5 yaş arasını kapsar. Bu yaşdaki piçler eline ne geçerse ağzına sokar, o sebeple de buna oral evre demiş işte. Başka bir dünyayı algılama veya haz alma durumu olmadığını söyler

2-Anal Evre:  1,5-3 yaş arası dönemdir, ana haz bölgesi büyük kas gruplarıdır. Yani götümüze başımıza hakim olduğumuz dönem, bu yaşlarda tuvalet eğitimi başlar, deliğe denk getirmeyi öğrenmemiz 3-5 sene daha alır.

3-Fallik Evre: Yukarda da değindiğimiz 3-6 yaş arası dönemdir işte, bu yaşda yavaş yavaş cinsel kimliğin kazanıldığını, İğdişlik Korkusu, Penis Hasedi gibi bilinç durumlarının başladığını, yan komşunun kızını ilk dürtükleme çabamızın bu dönemde başladığını anlatır.

4-Örtülü Evre: Freud hazretleri der ki, bu dönem boyunca, yani 6 yaşından sonra, öğretmenimizin bacaklarına baktığımız ve fantazi kurduğumuz dönem olan ergenliğe girene kadar cinsel kimlik yine uyur, bu dönemde Ayşe seni öptü mü diye sorarlarsa "öööeeeğğğğhhh" tepkisi verilir.

6-Genital Evre: Bu yazıyı okuyanların hepsinin aşağı yukarı içinde bulunduğu, vur patlasın çal oynasın evresidir. Herkes egosuna kavuşur, saçları jöleleyip ortamlara akar, cinsellik onun için ikinci plandadır fakat çıkarmadan 3 gider.

Freud abi, eşcinselliğin oluşmasının ilk evresi olarak da fallik dönemi gösterir. Orda bir sıkıntı olursa der, yukarda bahsettiğim gibi, cinsel kimlik sıkıntılı gelişebilir.

Yukardaki kategorizasyon çok sıkıntılı görünmemekte tabi. Aşağı yukarı bunları farketmek için Freud olmaya da çok gerek yok, etrafınızda yiğeniniz, kardeşiniz varsa siz de gözlemleyebilirsiniz.

Bu aşağı yukarı bireyin cinsel gelişimini küçük hatalarla anlatıyor olsa da Freud, bu noktadan aldığı gaz ile, sonrasındaki bütün karmaşık insan davranışlarını cinselliğe bağlar.Tabi ki cinsellik insan için bayağı önemlidir ve davranışlarına yön verir. Fakat Freud bunun bokunu çıkartmakta bir numaradır.

Ona göre insanda iki temel kuvvet vardır. Kütleçekimi ve Elektromanyetik kuvvet. Yok lan bir dakka bunlar insanda değildi karıştı, heh insandaki iki temel kuvvet Libido ve Destrudo.

Bu hacıbozanoğluna göre libido, insanın neşe kaynağı, temel hareket yeteneği, yaşama sevinci, pozitif olan ne varsa odur. Bunun seksle birlikte ortaya çıkmasına adaklar adar, sunular sunar.

Destrudo ise tam karşılığı olan anti libidodur. Askerde yemeğe katılan şap, kurt gibi aç geldiğiniz sofrada karşınıza çıkar taze fasulyedir. Bu insanı yıkıma götürür, evini ocağını söndürür, ölüm isteğini kamçılar, Beşiktaş taraftarına çevirir.

Bu iki temel kuvveti Freud "Id" adını verdiği en alta koyar. Bu bildiğin içindeki hayvandır. Yer, içer,sevişir, sonra yarım saat mola verir bir kere daha sevişir heheh. Başka makul mantıklı davranış gelmez burdan. Hep böyle itlik hergelelik peşinde, içgüdülerle yaşar.

Bunları dizginleyecek bir "Ego" tanımlar Freud abi. Bu bizim çoğu zaman ben dediğimiz naneye karşılık gelir. Bu arkadaş aşağıdaki id kadar tezcanlı değildir, yapacağı sevişme, yeme içme gibi eylemleri denetler, gerekirse kısar, gerekirse arttırır, geciktirir, bu gece olmaz başım ağrıyor der. Yapacaklarından fayda sağlamayı ve denetleyerek kendine göre avantajlı konuma getirmeye çalışır.

Superego ise tam her devrin adamıdır. Kah id'e kıyak geçer, kah ego'ya. O bireysel çıkarın hem hayvani, hem egosal tarafını dengelemeye çalışır. Onun temel prensibi toplumun normlarına uygun bencillik yapabilmektir. Yani mesele yine bencilliktir, puştluktur. Fakat superego, dünyayı dolandırırken, bir iki hayır kurumuna bağış yapan sahte iyilik meleği iş adamı gibidir.

Böyle tane tane baktığımızda, çok haksız gibi görünmez Freud. Kötü bişey de söylemez. Aslında makul mantıklı bir çıkar noktası da vardır. İnsan bir hayvan türü ve bir canlıdır. Canlılığın temel mekanizması her şart ve koşulda canlılığın devamını sağlayacak şekilde üremektir. Mesele insan olunca da üremenin anahtarı seks olduğuna göre, o zaman Freud aslında haklıdır.

Nah haklıdır işte. Haklı değildir çünkü yukarıdaki evreleri anne ve babaları ile geçirmemiş kimsesiz çocuklar da aynı bir ailede büyümüş çocuklar gibi cinsel gelişimlerine devam ederler. Belki ego, süperego vs katmanları, insanın nasıl düşündüğünü ve nasıl bilincini kontrol ettiğini anlama noktasında faydalıdır, onlara bişey demem. Fakat geri kalan kısımları zırvadır.

Hayvan türlerinde şiddet, sırf öğrenilen bişey değil, içgüdülerle çoğu zaman gelen bir davranış varyasyonudur.

Benzer travmalar, bazı bireylerde geri dönüşü olmayan şiddet eğilimine yol açarken, bazı bireylerde ise tam tersi artmış bir empatiye neden olabilir.

İnsan beyni, kimyasal yollarla çalışan, karaciğerden daha farklı bir organ değildir. Karaciğer nasıl alınan yağların ve proteinlerin bır kısmını şekere dönüştürür, bir kısım şekeri trigliserid formunda serbest yağ asidine dönüştürür, başka bir sürü işlem yaparsa, beyin de bu sistemlerin çalışma senkronizasyonunu denetler, şu amigdala falan denilen bölümde, çok çok eski atalarımızdan kalma, korku, sevgi, aşk, kıskançlık cart curt gibi temel hayvani güdülerimizi yönetir. Üst taraftaki dış kabuk, hani şu bilinen kıvrım kıvrım olan kısım ise düşünce üretir. 

Bu düşünceyi de benzersiz bir şekilde, mucizevi bir şekilde yapmaz, nöron ağlarla örer ana yurdu dört baştan. Bunların arasında yüzlerce farklı haberci, kimyasal ajan sürekli olarak al gülüm ver gülüm yaparak, benlik dediğimiz hatırlayan, değerlendiren, hesaplayan bir yapıya dönüştürür.

Tabi bu konu bu kadar basit değildir ama Freud'un anlattığı gibi de değildir. Misal herşey doğru yapılsa bile anne karnında yeterli DHT ye maruz kalmamış bir erkek bebek için hayata 1-0 mağlup başlamak olasıdır.

Bu kişi ne kadar iyi bir dönemler zinciri de geçirse, düşüncesel anlamdaki seks karakteri gelişmeyecektir. Çünkü seks karakteri sadece zannedildiği gibi öğrenilmez, o beynin kimyasal olarak da kodladığı bir yapıdır. 

Belli bir yaşa kadar herşey normal giderken de patolojik olarak bir tümör veya bir kaza sonucu oluşan doku veya hücre kaybı, metabolizmal sorunlara yol açmasa bile kişilik değişimlerine sebep olabilir. Bunlarla alaka bir sürü kaynak bulabilirsiniz internette, facebook üzerinden karıyı kızı dürtmeyi bırakırsanız, google a yazmanız yeterli olacaktır aradıklarınızı bulmaya.

En basit tabiriyle özetlersek, kimyasal ve fiziksel olayların domine etmediği bir zihinsel süreç yoktur. Öğrenme, hatırlama, kızma, sevme, tiksinme...

Bunlar gibi basit, net ve keskin tavırlar gibi, bizim insanlara özgü olduğunu sandığımız, depresyon, melankoli, şizofreni gibi klinik durumlar da aslında yapısal ve kimyasal sorunlardan başka bişey değildir. Olamaz da.

Ortada, gözlemlediğimiz evrende madde harici herhangi bir yapılanma yoktur. Maddeden başka bir yapılanma yoksa, düşün dediğimiz sanki bize soyut veya bağımsız gibi görünen etkilerde aslında maddenin bir ifadesidir. 

Nasıl ki bir kartalda, bizdeki bu kafa yapısına sebep olan korteks bölümü bariz daha ilkel, fakat görme merkezi bambaşka bir gelişmişlikte ise, her hayvan türünde de ihtiyaca binaen bir benlik ve düşünce yapısı vardır.

Bunun oluşumuna sebebiyet veren de beynin, DNA da belirlendiği şekilde, türe özgü olarak kendini organize etmesi ve yapılandırmasıdır.

Bu sebepledir ki kullanılabilecek kimyasallar ile bir kişinin kişiliği, düşünceleri ve buna bağlı olarak psikolojik rahatsızlık dediğimiz durumları da değiştirilebilir, tedavi edilebilir.

Telkinler ile de bu yapılabilir tabi ki. Fakat olay yine kimyasaldır. Bazılarınızın ne alakası var telkin ve kimyasalın dediğini duyar gibiyim. İzah edeyim güzelim dinle burayı.

Diyelim biri koşarak geldi ve arkadaşlarınızla ağzınızı ayıra ayıra gülüp eğlendiğiniz bir ortamda, babanızın öldüğünü söyledi. Göt gibi kalırsınız değil mi? Tam böyle olmasa da bu yaz aşağı yukarı bana bu oldu işte hiçbir hastalığı yokken peder öldüğünde. Neyse.

Fakat düştüğünüz bu psikolojik bunalım, boşluk ve üzüntü işin özünde kimyasal bir süreçtir. Aldığınız haberi öncelikle duyma sistemi üzerinden, gerekli ajanlarla anlaşılabilir bir mesaja dönüştürürsünüz. Sonrasında ise, ölen o kişinin kim olduğu ile alakalı olarak hatıralar, bilinç durumu olayın dehşetini algılar, bunun böyle olduğunu anlamak için, küçük bir doz uyuşturu almış kişiye aynı haberi verin nasıl alakasız tepki verdiğini izleyin. 

Bu yediğiniz kroşe ile de başlattığınız başka kimyasal tepkiler ile ağlarsınız, benim gibi biraz daha sakin kalabiliyorsanız da artık göt gibi ortada kaldığınızı anlayıp biraz suskunlaşırsınız. 

Eğer bu domino etkisindeki hamlelerden birinde bir eksiklik olursa, size babanızın öldüğünü size söyleyen adamın suratı "eeeee ne olmuş ki" diye mal mal bakakalırsınız. Bunun üzülecek mi yoksa sevinilecek bişey mi olduğunu anlayamazsınız bile. Fakat bu olaydan 1 gün önceye kadar bu kimyasal sistem doğru çalışıyor ve doğru, alıştığımız tepkiler vermenize sebep oluyor olabilirdi.

Benzer bir hastalık için; Depersonalizasyon Bozukluğuna bakabilirsiniz. 

Bu kişiler gerçeklik duygusunu bazen kaybedip, sanki gözlemci gibi kendini dışardan algılarlar. Bunun biraz bilinçli yapılanını ise yattığı yerden "Astral Seyahat yapıyorum ben ya" diye konuşan, karıya kıza hava yapan veya hakkaten inanan dalyaraklar var onları konu dışı tutuyorum.

Bununla alakalı bir tanımda önemli bir yer var onu bold yapıp belirgin hala getireceğim;
Kişinin kendi gerçeklik duygusundan ya da bedeninden ayrıldığı hissinin olduğu, ya da sanki bunları dışardan bir gözlemci gibi izlediği hissinin yaşadığı, sürekli veya yineleyen yaşantıların olduğu bir bozukluktur. Bu yaşantısı sırasında kişinin gerçeği değerlendirmesi bozulmaz.

Genel toplumun yaklaşık %70’inde depersonalizasyon izole bir fenomen olarak görülebilir. Bu tanıyı koymak için belirtilerin yinelemesi ve klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte azalmaya neden olması gerekir. Anksiyete bozuklukları (örneğin; panik atak sırasında), depresyon ve şizofrenide depersonalizasyon bir belirti olarak bulunabilir.

Ayırıcı tanıda epilepsi ve beyin tümörü mutlaka dışlanmalıdır. Çoğunda belirti yoğunluğu herhangi bir önemli dalgalanma olmaksızın, sabit bir seyir izler. Tedavi ile ilgili bilgiler yetersizdir. Destekleyici ve iç görü yönelimli psikoterapi önerilir. Eşlik eden belirtilere yönelik ilaç verilebilir.


Tanıda yukardaki epilepsinin ve beyin tümörünün dışlanması gerektiği belirtilir. Nedeni açıktır çünkü bu durumdaki kişiler için depersonalizasyon bozukluğu hastalığın kendisi değil, asıl hastalığı maskeleyen bir semptomdur.

Ayrıca yine sikim sikim destekleyici psikoterapi demiş. Amk adamı karısı aldatmış sanki. Lan gerizekalı adam, kızdığında, üzüldüğünde veya sinirlendiğinde beyinde olmaması gereken bir kimyasal süreç başlıyor veya oluşan kimyasalların etkilememesi gereken bir bölge aktif hale geliyor. Sen bu durumdaki bir adam kalkıp psikoterapi ile ne anlatacaksın? Nasıl yardımcı olacaksın? Yapabileceği en fazla, siktiret be olm sana karı mı yok diyen, liseden arkadaşın Fatih piçinin yaptığının, biraz daha profesyonelce olanıdır. Bu durumla karşılaşırsan telaşlanma, geçeceğine odaklan, buna sebep olan stresli durumu yönet, çakralarını aç, götünü kapa? Başka neyin terapisini yapacaksın bu tedavi mi yani şimdi?

Ama işin özünde bu hastalık da beyinde yanlış giden bir kimyasal sürecin semptomundan başka bişey değildir. 

Bu bir ruhsal ve psikolojik durum değil, hatalı giden kimyasal ve donanımsal bir sürecin sonucudur. Peki buna sebep olan eksik kimyasalı (kimyasal demem sebebim, üretilen herhangi bir hormon veya benzeri bölgeyle etkileşime giren maddeler) yerine koyabilsek veya genetiğe, hastalığa, kazaya, yaşa bağlı bu yapısal bozulmayı düzeltebilsek böyle bir hastalık kalacak mıdır? 

Cevap hayırdır kesin olarak.

Nasıl ki kronik böbrek yetmezliğinde, böbrek nakli ile sistem düzeliyorsa. Nasıl ki koroner arter yetmezliğinde, damar değişimi veya başka müdahaleler ile sorunu düzeltebiliyorsak, beyin de farklı bir ortam veya organ değildir.

Onu bizim gözümüzde farklı gibi gösteren tek şey, onun ürettiği sidik, sperm veya dışkı değil, senin, benim, kendisine "BEN" diyen şey olmasıdır. Evet böbrek sidik, beyin ise "BEN" üretir olay bundan ibarettir,

Psikanaliz ise bambaşka bir meseledir. 

Bu durum, insanların geçmişte, çoğu zaman çocukluğunda yaşadığı travmaların, olumsuz durumların, istemeden de olsa bilinçaltında bazı şekillerde yer ettiğini, bunların da ilerki dönemlerde ya benzer yada bambaşka davranış bozukluklarına yol açtığı üzerine kuruludur.

Bu durum doğrudur. Çocukken, bakkala gittiğinizde ordaki bakkal size tecavüz eder siz de bunu korkudan kimseye söylemezseniz, bu durum üzerinizde ciddi bir baskı yaratır, en basit tabiri ile bakkal görmeye tahammül edemez, büyüdüğünüzde seri katil olur bakkal öldürürsünüz hiç bir şey yapamazsanız, gözünüze kestirdiğiniz bakkalı döversiniz.

Peki psikanaliz ile bu durum çözülebilir mi? Tanı koyma olarak çalışacağı kesindir. Fakat bir tedavi yöntemi olarak işe yarar mı?

Bu işi yapan insanlar bunun tedavi yöntemi olarak da işe yaradığını söylerler. Ben o kadar emin değilim bu konuda. Beyin ve onun ürettiği psikolojik durumlar maddenin dışavurumu olduğuna göre bunları ilaçlarla daha etkili bir şekilde çözebileceğimizi düşünüyorum.

Yukardaki hastalık örneğinde olduğu gibi yani. 

Her insan hayatı boyunca bir sürü sıkıntılı süreç ve olayla karşılaşır. Özellikle gelişim döneminde olanlar, beyin gelişimine devam edip, yapılanmasını tamamlamadığı için daha kalıcı etkiler bırakır. Bu Freudien yaklaşımlı lavukların, kanepeye yatırıp sürekli çocukluğa dönme isteği budur aslında.

İlk kez çocukken dayak yersiniz, ilk kez çocukken düşersiniz, ilk kez çocukken istediğiniz olmaz, ilk kez çocukken kandırılır, aldatılır, üzülür, sevinir. umut eder.....

Çoğunu ilk kez beynin gelişim süreci sırasında yaşarsınız ve benzer olaylarla daha önce karşılaşmamış olan beyin, bunlara karşı bir tepki geliştirir. İyi veya kötü olarak önkabuller yapar, tıpkı reflekslerimizin sıcağa soğuğa düşmeye verdiği istemsiz tepkilere benzer şekillerder, ilk olayı yaşarken bulunduğunuz durum, etrafta olanlar, başınıza gelenler, hepsi bu deneyimi nasıl depolayacağınızı belirleyen faktörlerdir.

Nasıl ki bir insana, futbol topu verdiğinizde biri benim gibi kazma, biri maradona olmak için farklı bir varyasyona sahipse, benzer yaşanan durumlar da herkesi travmaya sokmaz.

Belki şuan sahip olduğumuz ilaçlar bunu beceremezler, henüz çok ilkel durumda olabilirler fakat daha geniş bir açıdan bakarsak eğer durum şöyledir.

Beynin nasıl çalıştığını anlamaya başlamamıza ve nörolojide ilerleme kaydetmiş olmamıza rağmen bütün karmaşıklık göz önünü alındığında daha yeni yeni su bileklerimize gelmeye başladı denilebilir. Hangi durumların nasıl bağlantılarla gerçekleştiğini, hangi durumlarda beynin nerelerinin birbirleriyle iletişim kurduğunu, bir hatırayı veya bir ruh halini nasıl çağırdığını bilmiyoruz.

Nasıl ki ortaçağda hastalıkların cinlerden, şeytanlardan kaynaklandığı düşünülüyor, en basit enfeksiyonlar için bile elimizde herhangi bir antibiyotik bulunmuyordu ise şuanda da beyin ile ve psikoloji ile aramızdaki durum da bu gibi geliyor bana.

Bunları daha efektif şekilde tedavi edebileceğimiz metodlar muhakkak vardır. Biz şuan bunları bilmiyoruz, belki çok çok uzun süreler de bunları bilemeyeceğiz. Fakat yine de bunları şuan bilmiyor olmamız bunların Freud veya onun izinden gidenlerin anlattığı gibi, tabiatı bir kenara bırakıp, kendi fantazilerimizin uydurduğu şekilde yorumlamamızı ve çekyata yatırarak ver 200 papeli dememizi haklı çıkarmayacaktır. 

Sizlere veda etmeden önce Freud'un meşhur bir sözü ile yazıyı tamamlamak istiyorum...
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder