14 Kasım 2015 Cumartesi

Nerede Olduğu Bilinmeyen Dünya

Bir önceki yazıda dünyanın öküzün boynuzlarında olmadığını öğrendik heralde.

Aramızda hala bomba atmasının bilmeyen hayvanlar var ama biliyorum onları, isim vererek şimdi burda rencide etmeyeceğim hiçbirini. 

Peki, o zaman şimdiki algıladığımız anlamda, yeni yeni öğrenmeye başladıklarımızla evrene nasıl bir bakış açısı geliştirdiğimize odaklanabiliriz. Bundan önceki evren algımız insan merkezli, evrenin anlaşılabilir olduğu yönünde, şuan bildiğimiz haline göre küçücük bir evren algısıydı. Bununla bile başedebilmemiz binlerce yılımızı almasına rağmen, 20. yüzyılın başlarından itibaren gözlemlemeye başladığımız evren bizim en büyük fantazilerimizin bile ötesinde.

Galileo'nun teleskopla başladığı gözlemleri, sonrakiler de aynı şekilde sürdürdüler. Her jenerasyonla birlikte, elimizdeki gözlemlemeye ve deneyimlemeye yarayan aygıtlarımız da gelişti. Her gelişen aygıt da beraberinde getirdiği yeni bilgilerle birlikte, bakışımızı değiştirdi.


Rahmetli Edwin Hubble, yeni nesil bir teleskop ile gözlem yaparken.

Belki de teleskopla yapılan gözlemlerin, açık ara en ünlü olanı, astronom Edwin Hubble'ın gözlemleridir modern zamanımızda. Kendisinin adına şuan yörüngede, aynı onun gibi harikalar yaratan, adını ondan alan bir teleskop da bulunur. Hukuk okuduktan sonra, avukatlık da yapmış bu kişi, asıl tutkusu olan astronomiye çok çok önemli bir adım attırmıştır. 

Hubble öncesinde, bu arada teleskoptan değil, yukarıdaki abiden bahsediyorum, evrenin tamamının samanyolu galaksisinden ibaret olduğu düşünülüyordu. Burada dikkat edin düşünülüyordu derken, bakkal Ahmet amca, kasap Ayhan değil, bildiğiniz kelli felli astronomlar ve bilim adamları bunu düşünüyordu. 

Bir diğer o döneme ait, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan genel kanı da Sabit Durum denilen görüştü. Bu görüşe göre evren ezelden beri vardı, sonsuza kadar da var olacaktı. Bir başlangıç ve bitiş düşünülmüyordu bu sisteme. Gerçi bu durum, günümüzde çok değişmiş olmasına rağmen temel anlamda doğrudur, fakat detayları düşünüldüğünden farklıdır. Onu yolda değineceğiz. Çünkü bu kısımda sorunlu bir kısım. Bildiğimiz evrenin bir başlangıcının olmasının, onun yaratılmış olduğunun sanılması gibi bir sorun var ona da gireceğiz. 

Artık yavaş yavaş klasik kozmoloji ve fiziğe girelim. Hazır konu Hubble abiye ve Steady State noktasına kadar geldi, o zaman büyük patlamanın keşfine doğru yürüyelim.

Önceden değindiğimiz gibi, sabit durum teorisi, evrenin şuan gördüğümüz yapılarının ezeli olduğu ve ebediyete kadar devam edeceği üzerine kuruluydu. Bu teori tabiki dünya ezelidir anlamına gelmiyordu ama sürekli devinim halinde olan yıldızlardan bahsediyordu. Yıldızlar bin doğup, bin ölüyor, fakat süreklilik arzediyordu. Bunun başlangıcı olmadığı düşünülüyordu.

Ayrıca bu teori ve anlayışa göre, evren sabitti. Sırf ebedilik anlamında değil, boyut olarak da sabitti. Ya ölçülebilir bir çapa sahip olarak sabit yada başlangıçtan beri sonsuz olmak üzere sabit. Parametreler ne olursa olsun, kütleçekimi ile bir araya gelmiş yıldız topluluklarının ezelden ebede, durumlarını koruyarak geldiklerini kabul eden bir anlayıştı.

Bu da aynı ilk yazıdaki Newton'ın kütle çekimi anlayışı gibi uzun süreler tartışmaya bile açılmayacak kadar herkesin hemfikir olduğu bir konuydu. Hatta en efsanevi olaylarından biri de Einstein'ın uzay zamanı ele alan denklerimde bile çıkan sonuçlar bu duruma karşı olduğu  için sonradan en büyük hatalarımdan biri diyeceği "kozmolojik sabit" adında bir ucube uydurmasıydı.

Bunu anlatma sebebim, Einstein gibi, olaylara bambaşka perspektifle bakabilen, bütün uzay zaman algımızı değiştirebilen birinin bile evrenin sabitliği ile ilgili şüphesi yoktu, varsa bile bunun aksi bir gözleme sahip değildi.

Tekrar dönecek olursak Hubble, şimdi adını Andromeda olarak bildiğimiz galaksiyi incelemeye başladığında, onun da aynı Samanyolu gibi içinde yüzmilyarlarca yıldız barındıran, bizden çok uzakta bulunan, bambaşka bir gökada olduğu farketti. Bu durum ciddi bir bilgiydi ve artık galaksi avını başlatmıştı. 

Önce dünyanın merkezde olmadığını anlayan, sonrasında yıldızların da aynı bizim güneşimiz gibi hatta bazılarının yüzlerce kat daha büyük olduklarını farkeden insanoğlu, bütün yıldızların bir arada bulunmadığını, aslında evrene darmadağın saçılmış öbekler halinde neredeyse sonsuza uzadığını görünce bir tokat daha yemiş, sarımsak ve haç görmüş vampir gibi sapıtmıştı.

Asıl amacı bu yeni bulunan gökadaları incelemek olan Hubble, bunlarla alakalı olarak garip bir durum farketmişti. Bu durum gözlemlediği her gökadada neredeyse hepsinde istisnasız olarak farkedilebiliyordu ve beklenen bişey değildi. Bu, o galaksilerden gelen ışığın tayfının sürekli olarak spekturumun kırmızı tarafına doğru kaymasıydı. Buna Doppler Etkisi denir.

Doppler etkisi denilen bu namussuzu aslında günlük hayatımızda bile hem deneyimler, hem de yaşarız. Yolun bir kenarında durduğunuzda uzaktan gelen arabanın sesi öncesinde tiz, giderek daha belirgin ve sert, yanınızdan geçip sizden uzaklaşmaya başladığında tekrar tizleşerek yok olur. Bunun sebebi ses dalgalarının kaynağından size doğru gelirken kısalması, sizden uzaklaşırken ise tekrar dalga boyunun uzamasıdır. Aşağıda gözünüzde canlandırmakla uğraşmayın diye basit bir çizimini koyuyorum.


Bu etki aynı şekilde ışık üzerinde de çalışır, çünkü ışık da aslında bir elektromanyetik dalgadır. Eğer bir cisim gözlemciye doğru yaklaşıyorsa, gözlemci cismin ışık tayfının maviye doğru kaydığını gözlemleyecektir. Tam tersi eğer cisim, gözlemciden uzaklaşıyorsa bu sefer de ışık tayfının kırmızı kısmına doğru meyledecektir. Farkedecektir derken ölçümlemekten bahsediyorum tabiki, yoksa sahilde beni beklerken ağaç olmuş Onur'un yanına giderken beni mavi bir ışık hüzmesi halinde görmeyecektir.

İşte Hubble abimiz, neredeyse gözlemlediği bütün gökadaların bizden uzaklaştığını ve bize olan uzaklıkları ile bağıntılı olarak hızlarının da arttığını gördüğünde "evreka" yani günümüz türkçesi ile "vaaaay amk" demiştir.

Bu bizim önceden sandığımız gibi evrenin sabit değil, giderek büyüyen, genişleyen canlı bir yapı olduğunun habercisiydi. Buradan basit bir soru akla geldi hemen, bir şey genişliyorsa o zaman daha dar veya daha ufak olduğu bir dönem olmalıydı. Yani bizim gözlemlediğimiz şu an ki halinden farklı bir evren. 

Bir patlamayı düşünün, başlangıçta önünüzde bir çanta ve bu çantanın içinde bir sürü taş olsun. İçindeki düzenek patladığında taşlar belirli hızlarda merkezden uzaklaşıp, gelişigüzel dağılacaklardır. Bunu uzaktan bir video ile kaydettiğimizi düşünelim şimdi. Patlama sona geldiğinde ve herşey durağanlaştığında, elimizdeki videoyu geri sarıp aslında etrafa dağılmış bu yapının tek bir çantanın içinden çıktığını görürüz.

Bu basit modeli evrene uyguladığımızda, tabi onu bir video kaydına alamadığımız için, birbirinden uzaklaşma hızlarının geriye sardırılması ile aşağı yukarı 13,8 milyar yıl önce tek bir noktadan ortaya çıktığını görürüz. Buna büyük patlama yani big bang diyoruz işte.

Aslında Big Bang lafı, astronom Fred Hoyle tarafından bir radyo programında, teori ile dalga geçmek için kullanılmıştı. Çünkü kendisi sıkı bir Steady State savunucusu olup, böyle bir başlangıç içeren evren modelinin doğru olamayacağını söylüyordu. Bununla dalga geçmek için de bunun ancak bir patlamaya benzetilebileceğini düşünerek bunu Büyük Patlama diye bir isim uydurup, farkında olmadan hala kabul gören bir teorinin isim babası olmuştur. Hayat böyle işte bu yazıyı okuyan birinin de inandığı gibi ne ile dalga geçer ve eleştirirsen o başına patlar.  

Bir küçük düzeltme yapmak istiyorum, daha doğrusu ilave, Hubble ile başladığımızdan dolayı Big Bang'e geçerken sanki bu Hubble'ın galaksilerdeki kırmızıya kaymayı görerek bu fikri ortaya attığı gibi bir izlenim oluştu tekrar okuyunca bende. Aslında evrenin sabit olmayıp, genişlediği fikri bu gözlemden kısa bir zaman önce matematikçi Aleksander Friedmann ve fizikçi Georges Lemaitre tarafından ortaya atılmıştı. Fakat ellerinde delil değil sadece matematiksel ve fiziksel çıkarımlar vardı. Yukarıdaki Hubble'ın gözlemi buna ilk somut kanıt olduğu için önemli bir olaydır.

Yukarıda anlattıklarım şuana kadar genel kabul görmüş olan durumdur. Fakat Big Bang'in ciddi sorunları da vardır. Burda uzun uzun anlatıp detaya boğmanın gereği yok. İlk halinden bu yana bayağı bir çok revizyona uğramıştır ve hala da uğramaktadır çünkü karşılaşılan problemlere cevap vermesi gerekmektedir. O yüzden önceki hatalarımızdan de ders çıkartarak Big Bang'in doğru olmadığını kabul etmemiz gerekli. O sadece daha iyisi gelene kadar elimizdeki açıklamadır hepsi bu. Hani bazen vasat, orta karar bir hatunla takılırsınız. Amacınız düzgün güzel bişey bulana kadar boşta kalmamaktır. Hiç öyle ağzınızı eğip bükmeyin, feministlere prim vereceğim veya kadın haklarını savunursam ortamdan bir iki hatun bağlarım diye de hayallere kapılmayın, bu olay vardır ve gerçektir. Heh işte bizim için de Big Bang daha iyisini bulana kadar takıldığımız hatundur sadece hepsi bu.

Hani geçtiğimiz aylarda, Temmuz'un ortasında herkesin ortak bir derdi vardı. "Çok sıcak amk esmiyor bile diye", aynı dert başlangıçta ilerde big bang olacak tekillikte de vardı maalesef ve bayağı da bir fazla olarak. Başlangıç çok sıcaktı, çünkü çok yoğundu, çünkü şuan gördüğünüz görmediğiniz, ne kadar madde varsa, tek bir noktada toplanmış, bir önceki yazıda bahsettiğimiz temel kuvvetler ya varlar ama onlara uyabilecek bir madde yok, yada yoklar onun yerine birleşik durumda bambaşka bir şekilde etki ediyorlardı.


Fakat ortam gerçekten sıcak ve yoğundu. Ortada bizim anladığımız manada uzay, madde olmadığı için bunlara bağlı olan ZAMAN da yok. O sebeple bu anın gerisi diye bişey yok. Bu soru çok sorulur Big Bang'den önce ne vardı. Big Bang'den önce, önce yoktu. Çünkü değişim yoktu, değişebilecek bişey yoktu, bu ikisi olmayınca da zaman yoktu haliyle. Ama yine de bişeyler vardı, vardı ki şuanda da var. Çünkü önemli yasalarımızdan biri der ki "Madde yoktan var olamaz, var olan madde de yok olamaz" bugün madde var ise hep vardı bu tartışılacak bişey değil, Big Bang bir yoktan varolma değil burayı iyi anlamamız lazım.


Big Bang sadece, hakkında bilgi sahibi olmadığımız ve belki de asla sahip olamayacağımız bu bildiğimiz anlamdaki madde ve enerji öncesi neyse o. Bir sürü tahminde bulunulabilir, zaten bulunuluyorda fakat burda da sazanlık yapmamamız gereken şey, bunların bilgi değil sadece spekülasyon olduğu gerçeği.


Yani kalkıp da National Geographic'de bir belgesel izleyip, big bang öncesinde aslında başka bir evren vardı, sonra ordan kırmızı başlık kızın ninesi gelip bişeyler yaptı falan gibi konu görürseniz izleyin, istifade edin, bir sürü bakış açısı kazanırsınız. Fakat şunu unutmayın bunu Hawking'de söylese, Kip Thorne da söylese farketmez bu sadece spekülasyon ve tahmindir, daha basit ifade ile uydurmadır. Bu konu hakkında bir bilgi yoktur ve belki de asla olmayacaktır.


He yani benle Kip bilmiyor, bi sen biliyosun değil mi?
Tipini siktiğimin sakallısı

Sıfır noktasından sonra olanları da "Planck Zamanı' öncesine kadar yine bilmiyoruz millet. Yukardaki yakışıklı bu konu hakkında da fikir beyan ederse yine ciddiye almıyoruz, gelmeden yolda konuştuğumuz gibi tamam mı?

Fakat planck zamanı sonrası dersen, heh o zaman yukardaki abiyi referans gösterin çok yanılmazsınız. Ordan sonrası bu abide. 

Diyeceksiniz ki, bilmeyenleriniz olabilir, planck zamanı nedir, bir de bunun uzunluğu var çünkü.

Bunlar kavramsal ölçüler olup, küsürü olmayan, daha kısa aralığı tanımlanamayacak birimlerdir. Örneğin planck uzunluğu 10−35 metreye tekamül eder. Yani bu bayağı küçüktür hatta küçük kelimesi anlamsızlaşır. Şöyle düşünürsek daha makul tarif etmiş oluruz bu uzunluk, protonun (hani şu atom çekirdeğindeki) 100,000,000,000,000,000,000/1 dir.

Planck zamanı ise, 10−43 saniyedir. Bundan daha küçük bir zaman ne teorik olarak bişey ifade eder ne de pratikte ölçülebilir. Hatta ve hatta şuan ölçebildiğimiz zamanlar bunlardan milyarlarca kat uzun sürelerdir en hassas cihazlarla bile.

Bu andan sonrasını, yani planck zamanından sonrasını ise fizikçiler adım adım anlatırlar. Tabiki bu bir öngörü şeklindedir fakat olmuş olabileceklere çok iyi ışık tutmaktadır. Önce bir görsel ile Büyük Patlama nedir ne değildir bir görelim.



Bu görsel bizim için başlangıçtan bu zamana kadar olan evrenin gelişimini dönemlere ayırarak gösterir.

İlk başlangıç aşamasına kuantum kozmolojisi veya ona benzer bir isim verilir. Üstteki görselde bu aşamayı Quantum Fluctutations yani kuantum dalgalanmaları olarak adlandırmışlar. Bu aşamada herşey planck birimleri halindedir. Planck ısısı, planck uzunluğu, planck böreği, planck aile salonu şeklinde. Bunlara planck denmesinin temel geyiği bunların hiçbiri ölçülebilir ve anlaşılabilir şeyler değildir. Bu dönem hakkında anlatılanlar işte yukarıda Hawking"i kızdırdığım şekilde spekülasyondur. Umarım bir gün gerçekten bu konuda bilgimiz olur.

Bir sonraki adım ise yeni doğmuş evrenimiz için, enflasyon yani şişme dönemidir. Bu dönem standart big bang üzerine sonradan yamanmış yeni bilgilerden biridir. Bunun neden yamandığının sebebi ise şudur. Başlangıçtaki, yani üst maddedeki kuantum dalgalanması sonrası evren oluştuğunda sonradan gözlemleyeceğimiz şekilde homojen olmasını gerektiren bir durum yoktu. Bu homojenikliğe bişey sebep olmuş ve enerjinin yayılımını desteklemiş olması gerekiyordu. Bu sebeple hemen daha başlangıcında güzelce bir şişip, rahatlaması lazımdı. İşte bu ilaveye bu yüzden ihtiyaç duyuldu. Ama ilave dedik diye uydurma bişey gibi algılamayın kozmik arkaplan denilen haritalandırma tamamlandığında zaten tartışılacak bişeyi de kalmadı.

Büyük birleşik dönem denilen döneme geldik. Bu dönemde özellikle balkanlarda çok büyük krallıklar kurulmuş, antlaşmalar imzalanmıştır. Yok lan atlama hemen öyle bişey yok. Hala ortam çok sıcak akıl alır gibi değil, daha kuantum dalgalanmasından şunun şurasında kaç planck zamanı geçmiş ki? Bu dönemde daha nükleer kuvvetler zayıf, güçlü diye ayrışmamış, yavaş yavaş bizim ilerde baryonik madde diyeceğimiz maddenin temelleri atılmaya başlanmış, bir iki olay daha olmuştur.

Bundan sonra saniye saniye gitmenin çok bir anlamı yok deli sikmedi bizi de. Baryonik madde dediğimiz yani şuan evrende gözlemlediğimiz madde oluşmuş, Madde - anti madde savaşları patlak vermiş, temel kuvvetler artık güçlerini gösterebilecekleri bir maddeye sahip olmuş, evren giderek soğumuş, ama sırf bana karşı değil yani genele karşı bir soğumuş, yolda ışık artık kütle çekiminden kurtulmuş ve "Tanrı ışık olsun" dedi mevzusu patlak vermiştir.

Yüzbinlerce yıl sonra karanlık çağlar artık geride kalmış, ilk yıldızlar oluşmaya başlamıştır. yavaş yavaş galaksiler falan derken günümüze gelmiştir.

Yukarıda hiç girmediğimiz bir konu da karanlık madde, karanlık enerji ikilisidir. Bütün evrenin %96 sını ne olduğunu bile bilmediğimiz sadece hakkında acabalar ile atıp tuttuğumuz bu ikisi oluşturur. bizim o devasa boyutlarıyla gördüğümüz yıldızlar, nebulalar galaksiler ise sadece kalan %4 tür. Bu da başka dediğim gibi eğer senin kafanı allak bullak etmiyorsa, keyfini kaçırmıyorsa kendinde bir sıkıntı aramaya başlasan iyi olur çünkü var demektir.

Bu kadar evrenden bahsedip de popüler konulara kısa kısa atıf yapmamak da olmaz hani.

Belki de uzay denilince, evren denilince ilk akla gelen soru; Evrende yalnız mıyız?

Buna eğer baştan beri gelen delillere dayalı, araştırmacı gazeteci üslubumuzu bozmadan cevap vermemiz gerekirse eğer evet. Şu ana kadar dünya dışında herhangi bir canlı keşfedilmiş değildir. Eğer keşfedilmiş ama bize sunulmamışsa bile bizim şimdiki bilgimiz dahilinde bu soruya verebilecek başka bir cevabımız maalesef yoktur.

Peki, kanıtlara dayalı konuşmazsak. İlla böyle yapmak zorunda değiliz yukarıda da belirttiğimiz gibi bazen bilim insanları bile spekülasyon yaparken benim gibi hiçbir ciddiyeti olmayan adamın da bunu yapmaya hakkı tabiki vardır.

Geçen okuduğum bir yazıda aşağı yukarı bizim güneşimiz gibi yıldızlardan galaksimizde oldukça bol olduğunu söylüyordu. Yine aynı yazıda, Kepler teleskobundan ögrendiğimize göre bu yıldızların %22 sinde gezegen sistemi olduğundan bahsediyordu. Çok detay ve rakamları hatırlamıyorum. Yukardaki %22 NASA açıklamasıdır, götümden uydurmadım yani. Fakat bahsedilenin sonunda ortaya çıkan rakam şuydu.

Bizim galaksimiz içerisinde, üzerinde yaşam barındırabilecek şekilde kayalık, yıldızına doğru uzaklıkta (goldilocks bölgesi) 10 ila 22 milyar arası gezegen olduğu tahmin edilmekteymiş. Bakın bu evrendeki sayı falan değil, sadece bizim galaksimizdeki, dünya benzeri gezegen sayısıdır. Goldilocks mevzusunun neyi anlattığını aşağıda gösterelim.

Temsili (götümden uydurulmuş) yaşama elverişli karasal gezegen anlatımı

Yukarıdaki görselden de anlayacağınız üzere, gezegenlerin yörüngelerinin suyun sıvı halde olmasına izin vereceği iklim koşullarına sahip olabilmesine şans veren bir mesafeyi tanımlar bu. Tabiki burda olmak demek otomatikman yaşama sahip olmak demek değildir. Jupiter ve Neptün de bu bölgede olabilirdi fakat yaşamın oluşabilmesi için bir yüzeye bile sahip değillerdir,

Keza Merkür gibi veya Pluton gibi gezegenlerde bu aralıkta bulunabilirlerdi. Ayrıca evet amk Pluton benim gözümde hala gezegendir, ben çocukken bizim sistemimiz 8 değil 9 gezegenliydi. 3-5 tane astronom bir araya gelip, götünden yeni bir gezegen tanımı uydurdu diye ben bunu kabul etmek zorunda da değilim ayrıca. O zaman ben de Neptun'ü devre dışı bırakacak bir tanımlama bulayım oh ne güzel dünya be. Aranızda Pluton gezegen değildir diyen varsa derhal bu blogu terketsin bana belasını siktirmesin gece gece. Neyse sakinleştim biraz. Heh bu gezegenler de bu bölgede olabilirlerdi ama yine yaşama ev sahipliği yapamayabilirlerdi çünkü çok küçük oldukları için merkezlerindeki eriyik çekirdek erken soğuyacağından büyük ihtimalle önce manyetik kalkanını, sonrasında da yüklü parçacıkların saldırısı ile atmosferini kaybedeceklerdir. Bu da üzerinde gelişme gösterdiği ise bile canlılığın sonu olacaktır diyebiliriz.

Tek sorun bu da değildir. Gezegenin kararlı bir yörüngesi olmayabilir. Bir çift yıldızlı sistemde çok fazla radyasyona maruz kalabilir, yakınlarda gerçekleşen bir supernova tarafından belası sikilebilir... Bu liste uzar da uzar gider. 
Fakat bazen herşey olması gerektiği gibi olur. Malum bu galakside bile on milyarlarca ihtimal var ve bu şekilde yüzmilyarlarca galaksi. Hatta o kadar uzağa gitmeye de gerek yok, üzerinde yaşadığımız dünya tam da bütün bu ihtimallerin hepsinin doğru olarak gerçekleştiği bir gezegendir.

Hatta bazen bunların gerçekleşmesi için goldilocks bölgesine bile ihtiyaç yoktur. Bizim sistemimizde bile Jupiter gibi bu alanın çok çok uzağındaki bir gaz devinin aylarının çok hareketli olduğu gözlenlenmiştir. Buralarda da yaşam oluşabilir hatta Europa'da ciddi ciddi yaşam olduğu ve bir iç okyanusa sahip olduğu düşünülmektedir.

Bütün bunlara baktığımızda, bana sorarsanız olmamasının da imkanı yoktur. Rahatlıkla diyebiliriz ki evrendeki tek canlı formunun biz dünyalılar olması mümkün değildir. Sadece henüz bulamadık hepsi bu.

Ama evrende yalnız mıyız sorusunu biliyorum ki kimse bakteriyel veya farklı formlarda yaşamları merak ettiğinden dolayı sormuyor kendine akademisyenler harici. Bu sorunun altında yatan temel istek, bizim gibi zeki yaşam formlarının olup olmadığı merakıdır.

Üstteki ihtimallere göre bu da olabilir fakat bunun çok yaygın olması açıkçası beklenebilecek bişey değildir. Dünya gibi türlerin fink attığı, 5 büyük kitlesel yokoluştan çıkmış gezegende bile bizim istediğimiz zeki yaşam yalnızca 1 kez gerçekleşmiştir ki bu bile rastlantı sonucu olmuş ve yine rastlantı sonucu varlığını devam ettirebilmiştir.

Evrende tek zeki yaşam formu olduğumuzu buna rağmen iddia etmek bir miktar saçmalıktır. Büyük ihtimalle bizden ileri, bizden geri olmak üzere başka benzer zekalarda var olmuştur, şuanda da vardır, biz gittikten sonra da var olacaklardır. Ama ben açıkçası kanıtlara bakarak bunun seyrek olabileceğini düşünüyorum. Belki ortalama galaksi başına 100.000-1.000.000 tane gibi.

Aranızdan ne oluyor la amk, sade bizim galakside bile 1.000.000 zeki yaşam varsa bu nasıl seyrek dediğinizi duyar gibiyim. Fakat 400 milyar yıldız ve trilyonlarca gezegen, devasa boşluk düşünüldüğünde 1 milyon çok komik bir rakamdır ve ortalama olarak her 400 bin yıldızda bir yaşam formu eder. İlk yazıdan hatırlayanlar hatırlar hiç ışıksız bir gökyüzünde bile o gördüğünüz kum gibi yıldızlar yalnızca 3000 civarıydı. Yani bayağı seyrekmiş değil mi amk atlamada önce bir dinle.

Bu kadar anlatımdan sonra hepinizin derdini ben biliyorum. Mayıştan haber ver diyen orta anadolu esnafı gibi, ufo dan haber ver diyeceksiniz. Aha aşağıda ufo;

20. yüzyılın başlarında Göksu Dere'si mesire yerinde çekilmiş Osmanlı Dönemi'ne ait bir ufo

Yukardaki şekilde, benzer cisimlerle dünyanın dış uzaydan ziyaret edildiğini düşünen arkadaşlar önce bir el kaldırsın. Pelinsu, kızım kaldır sende, fırça yiyeceğini anladığından düşünebiliyormuş gibi yapma, senin bu yukardaki boka inandığını biliyorum sikme bizi kaldır o elini.

İlk olarak yukardaki fotoğraf zaten yalan olduğu bilinen 70'lere ait bir fotoğraftır, şimdilerde daha iyilerini de yapıyorlar gerçi ama önemli değil. Böyle bişey yok beyler şunu bir aklınızdan çıkarın. Biliyorum size göre ufolara inanmıyorsam cahil, yobaz, geri kafalı bir herifimdir fakat siktiret sen şimdi işin o kısmını biraz mantıklı düşün.

Olm bu adamların veya neyse onlar amacı ne? Neden buraya gelip ışıklar saçıp, yalnızca çoğu zaman birkaç saniye görünüp giderler? Nereye giderler? Böyle salakça şey olur mu? Şimdi Haktan Akdoğan gibileri kalkıp foton der, konvansiyonel teknoloji der, bakınız NASA'nın emekli astronotu Haydar Çelik ile görüştük der falan ama siz anlatılanları değil kendi mantığınızı kullanın.

Bu adamlar geldiklerini bütün hükümetlerin bildiklerini fakat bizden sakladıklarını söylüyorlar ortak olarak. Şu ABD deki 51 bölge mevzusu gibi. E peki madem öğrenmeni istemiyorlar sen nasıl bu görüntüleri derleyip internet sitesi kurdun, onların tekelinde olan TV kanallarına çıktın da bunu ifşa ediyorsun? İlk kurduğun cümle ile bu cümlenin arasındaki derin çelişkinin farkında mısın? Bu A Haber'e çıkıp AKP eleştirmek gibi bişeydir yani pratikte mümkün değildir.

Diyelim ki sen bu boku bir şekilde başardın, senin de derin bağlantıların var diyelim ki. Peki bu arkadaşlar neden onca yolu gelip, birkaç saniye veya dakika görünüp kaybolurlar. Diyeceksin ki işte aslında 51 bölgeye inip falan tamam kes uzatma. Öyle de olsa, benim dediğim gibi de olsa söylediğinin bir manası yok çünkü bahsettiğimiz bizden binlerce belki milyonlarca yıl ileride bir uygarlık. Sen götü boklu aya bile dünyanın parasını harcayıp, derme çatma giderken, adam Taksim'de karı kovalayan beyaz şahin gibi bir geliyor bir gidiyor. 

Bunu utanmadan sana göre yüzyıllardır yapıyor ama hala gizli!!! Peki neden gizli olduklarını sorsak bu arkadaşlar bu sefer de bize müdahale etmek istemiyorlar, yalnızca gözlemliyorlar, biz hazır olmadığımız için kendilerini ifşa etmiyorlar geyiğine bağlayacaklardır. E madem amaçları bu, bu kadar da ileri teknolojileri var e peki nasıl oluyor da böyle angutça her hafta youtube videosu olarak ifşa oluyorlar?

Bu konu uzar gider taşaksızlar boşverelim artık saat de hayli geç oldu. Ufolar vardır fakat onlar bizim sandığımız gibi diğer yıldızlardan gelen ziyaretçiler değil, haberimiz olmadan döndürülen bir takım askeri projeler, deneysel hava taşıtları, az rastlanan doğa olayları ve bazı mallar bilmediği için uydu, venüs gibi objelerdir hepsi bu.

Buradan kapanışı yapmadan önce Pelinsu'ya bağlanmak istiyorum söz sende Pelinsu.

- Ufff snne be slk, Ufolar var bi kerem taaam mı. Sadece sen inanmıyorsun, benim Bodrum'dan tanıştığım Berk'de ufo görmüş anladın mı?

Anladım Pelinsu anladım, ben senin o ağzını sikeyim emi. 

Neyse ben kaçtım millet sonra görüşürüz yine.






















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder