4 Kasım 2015 Çarşamba

Canlılık, Doğal Seçilim, Mutasyon

Sadece meraklısının okumaya niyet edeceği, okuduğunda da "e amk biz bunu zaten biliyoruz" diyeceği, meraklı olmayanın ise hiç niyetlenmeyeceği yazı dizilerimizin ilki ile açılışı yapalım.

Fakat zaten bilenlerin bile, birine basitçe anlatmaya çalışırken kullanabileceği bir referans olabilirse bu yazı ne ala. Bir halta yaradı demektir.

Başlangıçtaki konu aslında çok çok basit bir noktaya gelip bir miktar kilitleniyor. Canlılık nedir? Basit gibi görünen bir soru olmasına rağmen aslında çok kazık bir soru. Hani matematik sınavında kısacık bir denklem görüp, nasılsa bunu yaparım bu basit diye atlayan ortalama zekadaki dangalağın, 5-10 dk sonra siktirettiği soru bu işte.

Eğer bir yanınıza ineği, diğer tarafınıza mermer masayı koyarsanız bu sorunun anlamsız olduğunu sanabilirsiniz. Fakat daha basite indirgendiğinde, yani bakteriler, virüsler, ekstremofillerin seviyesine inince aradaki geçişin giderek silikleştiği o alana girmiş oluyorsunuz ve olayın bütün keyfi kaçıyor.

Canlı dediğin genel bir tanımla, organizasyon yeteneği olan, dışarıdan bulduğu enerji ile varlığını devam ettirip, üreyebilen karmaşık kimyasal yapılardır desek, bir anlamda doğru fakat muhakkak ama muhakkak eksik bir tanım yapmış oluruz. Biz buraya çok kafa yormamak için canlılık budur diyelim olsun bitsin.

Şimdi bu canlılar, şuan ki bilgilerimize göre 3,8 milyar yıl önce falan ortaya çıkmaya başlamışlardır. Tabi o ortaya çıkan canlı diyebileceğimiz ilksel türler ile şimdiki kompleks türleri ve hücreleri karşılaştırmak mantıksız olacaktır. Bu abiler bir şekilde var olmanın bir yolunu bulmuşlardır.

Bununla alakalı abiyogenez gibi, panspermia gibi bir sürü teori vardır. Belki biri, belki hepsi belki de hiçbiri doğru olmayabilir. 

Aşağıda bu ikisinin anlatıldığı linkleri veriyorum. İsteyen izleyebilir bunları. Başka teoriler de vardır ama hepsini tek tek oturup konuşacak halimiz yok burada.

Abiyogenez:
https://www.youtube.com/watch?v=Qxafb9Oaq3U

Panspermia:
https://www.youtube.com/watch?v=51V363V1bkI

Ekranlarını yeni açanlar veya tekrar izlemek isteyenlir için;

Abiyogenez kısaca dünya üzerinde bulunan basit moleküllerin, doğal şartlar ve uzun süreler sonucunda bir şekilde ilkel olarak ilk kendini kopyalayabilen moleküllere dönüştüğünü, panspermia ise bunun dünyada başlayabileceği gibi başka gezegen, kuyrukluyıldız veya astroidlerde başlayıp, dünyaya taşınmış olabileceğini söyler.

Neyse biz bunları boşverelim bir şekilde başlamış ki benim gibi bir mal oturup burda bunları yazıyor işte.

İşte bu noktada canlılık başladığı anda, beraberinde farklı şekillerde üreme de başlamış oluyor. Eşeyli, eşeysiz, zıplayarak, hoplayarak gibi türlü şekillerde ortaya çıkan bu canlılar, bir şekilde sahip oldukları genetik materyali (illa DNA ve RNA kadar karmaşık olmasa da) yeni kuşağa aktarmaya başlıyorlar.

Bu, üreme türü ne olursa olsun, ilk başta bulunan bilginin kopyalanması şeklinde oluyor. Her kopyalama bazen küçük bazen büyük hataları da beraberinde getiriyor mecburen. 

Nasıl ki uzun bir metni klavye veya kalemle tekrar yazmaya çalışırken imla hataları olursa, nasıl ki kulaktan kulağa oynarken laf Haliç'in dibindeki altınları Japonlar çıkartırız isterseniz demişlere bağlarsa, genetik materyal de kopyalanırken ahanda böyle abuk subuk hatalar çıkar.

Bu oluşan hatalara da biz Şirinevler'de mutasyon diyoruz. Geri kalanlar ne der onu ben bilmiyorum. Bu hataların türlü türlü olma sebepleri var tabi haliyle. Kopyalamanın bizzat kendinden olanlar gibi, radyasyona maruz kalmak gibi, araya karışan bakterilerin kendi artıkları gibi (bu tam mutasyon değil tabi ama yakın) bir sürü bilgi eklenip çıkabiliyor.

Bu değişimlerin kendilerinin salt olarak hiçbir anlamı yok. Öyle çakma evrim teorisi çökerten abilerin dediği gibi mutasyonların çoğu zararlıdır falan gibi külliyen kolpalara aldırış dahi etmeyin. 

Kime göre neye göre dedikleri olay tam burda başlıyor. Kalkıp da 2 başlı öküz haberindeki gibi dev bir mutasyondan bahsediyorsak bu tabiki zararlıdır, yararlı olması neredeyse mümkün değildir. Zaten gerek de yoktur çünkü yolda konusunun geçeceği Doğal seçilim, varyasyon gibi tanımlarda neyin ne olduğu daha da yerine oturacak kafalarımızda.

Misal insanların kıvırcık saçlı, düz saçlı, esmer, sarışın, uzun, kısa olmaları da farklı mutasyonlardan kaynak alır. Ama görüldüğü gibi kimse sarışın veya uzun boylu olduğu için ölmez veya sakat kalmaz. En fazla aptal olabilir çok da dert etmeyin.

İşte EVRİM dedikleri nane, bu yukarda ilk canlıyla birlikte başlayan üreme sırasındaki, bilgi değişiminin bir şekilde kuşaklar sonrasında canlıyı ortama daha uygun veya köprü altında yatan tinerci gibi gariban hale getirmesi olayıdır.

DOĞAL SEÇİLİM:

Adı üzerinde doğal olarak belirli özelliklerin, ortam şartlarına göre yeğlenmesinden ibarettir. Öyle büyülü bir kavram değildir. Çok yanlış anlaşılır, çok komplike zannedilir, adeta bir Messi muamelesi yapılır ama işin özünde bakıldığında kavranması en kolay kısım burasıdır, en çok yanlış anlaşılan kısımda.

Genelde yanlış anlama sebebi, insanların kendileri gibi herşeye amaç, bilinç ve organizasyon yeteneği yüklemesidir.

Misal Afrika savanasındaki o heybetli aslanı gören kişi, onun savanaya uygun rengi, açık alanda avlanma becerisi, vücut formasyonunu falan görünce özellikle dini inançlı bir abiyse hemen gaza gelip, "Kurban olduğum nasıl da tam olması gerektiği gibi yaratmış" bakış açısı ile gözleri kamaşır.

Bu en tipik ve en insansal tepkidir diyebiliriz. Hatta dedik.

Bir tık üstünü düşünen kişiler de Jean Baptiste Lamarck olmak üzeredir. 

O abiler de genellikle aslanın, kürk renginin daha iyi kamufle olabilmek ve anlık hızlı deparlarının da kaçan av hayvanlarını yakalamak için geliştiğini zanneder.

Biliyorum bir kısmınız son cümleme " Nasıl amk öyle değil mi zaten" dedi

Tebrikler sizler de 63 parça Kütahya Porselen çeyiz seti kazandınız. Diğer şanslı okuyucularımız da 1 hafta Yozgat tatili kazandı.

Yukarıdaki yakın bir ifade olmakla birlikte hatalıdır. Yukarıdaki görüş Lamarck tarafından ortaya atılan bir evrim görüşüdür ve evrilen canlıya bir amaç yükler, ona yüklemese seçen doğaya bir amaç yükler, hiçbişey yapamasa tükürüp kaçar.

Fakat Darwin'nin anlattığı Doğal seçilimin bu konuyla hiç ilgisi yoktur. 

Yukarda biryerde varyasyon demiştik hatırlayan kim var? Arka sıralardaki arkadaşlardan ses çıkmıyor tabi burayı dinlemiyorsunuz çünkü.

Neyse, varyasyon aynı tür içinde küçük küçük bireylerde biriken farklılıklar, mutasyonlardır.

Nasıl ki sokağa çıktığınızda hiçbir insan birbirinin aynı değilse, hiçbir canlı popülasyonundaki hiçbir birey de aynı değildir.

Bu küçük farklar türün içine okulda öğrendiğimiz çan eğrisi gibi dağılır. Her iki uçtaki özellikler de az miktarlarda (0 veya 100 alan mallar ve inekler) bireylerin çoğu ise ortalarda bulunur biraz aşağı biraz yukarı gibi. (40-80 arası alan normal insan evlatları)

Bu normal ve sürekli olarak belirli zaman aralıklarında böyle bir dağılım gösterir aşağı yukarı. Ara sıra 110 veya -20 alan ne idüğü belirsiz canlılar çıkabilir, fakat bunlar o skalada yer bulamadığından doğa tarafından hızlıca yok sayılırlar. Örnek 2 başlı öküz, kolsuz bacaksız veya gözsüz doğan kedi, Allah diyen karga gibi.

Bunlar zaten o gen havuzunda hiçbir zaman yer bulamazlar. Onları yok saymak bu açıdan makul sayılabilir. Mutasyonu sadece bu örneklerle anlayan sığırlar ise al işte mutasyon neler yapüürrrr, devlet bize bahmürrrr gibi sevinebilirler.

Şu hani demin her iki uçta da bulunan 10 ve 90 alan öğrenciler vardı ya azınlıkta olan, heh onlar öyle mutlu mesut yaşarken, dünya buna pek izin vermez.

Bir buz devrine girer, bir komple temmuz ayı olur, ekseni yalpalar, eskiden dutluk olan yerler deniz olur, bir türlü sabit kalmaz. Bu değişimler genelde yavaş yavaş olur türler de buna uyum sağlayabilir.

Bazen hızlı olur, ki böyle durumlarda genelde etraftaki türler tükenir. Yavaş olduğu veya tolere edilebilir olduğu durumlar ise yukarıdaki 10 ve 90 alan her iki uca yakın arkadaşlardan bazıları duruma daha hazır olabilirler.

Bakın asıl düğüm burda, oluşan duruma göre bir adaptasyon gelişmiyor, zaten rastgele olarak popülasyona yayılmış bir varyasyon, oluşan duruma rastlantısal olarak daha uygun oluyor.

İşin düğüm noktası burası işte. 

Genelde olay burda karışıyor. O türün içerisinde yer bulmuş varyasyonların tümü ve olabilecek, canlının hayatta kalmasına müsade edecek mutasyonların tümü zaten türün varlığını sürdürdüğü süre boyunca sürekli olarak belli bir frekansda ortaya çıkıyor, kimisi tutunuyor bunlara varyasyon diyoruz, kimisi tutanamıyor bile bunlara hiçbir sikim demiyoruz.

Fakat şartlar yukardaki gibi değiştiğinde, önceden tutunamayan bu ne idüğü belirsiz arkadaşlar, yaşama şansı bulabiliyor olabilirler ve  o anki ortama göre varyasyon havuzunu genişletebilirler. Bazen genişler, bazen sabit kalır, bazen daralır. 

Varyasyon havuzu bir canlının adaptasyon yeteneğinin miktarını belirler. Tür içi çeşitlilik fazlaysa canlı olabilecek değişimlerde hayatta kalmayı o kadar iyi başarır. Tabi kafasına kalkıp da 15 km meteoru yerse babalara gelir onu sayma.

İşte bu tür içi dağılım bazen iklimsel, bazen jeolojik olarak bu değişimlere maruz kalırken çan eğrisi giderek uzar ve yukarı aşağı yeni varyasyonlar girer. En üsttekiler ile en alttakilerin arasındaki benzerlikler gittikçe azalmaya, farklılıklar ise artmaya başlar.

Darwin emmi buna "Iranın, ıraksaması' der

Ortaöğrenim osmanlıca dersinden kaçmış gibi duran bu sikimsonik terim, günümüz türçesinde "Karakterlerin uzaklaşması" anlamına gelir ki zaten çan eğrisi ile bunu anlatmaya çalıştım yukarda.

Bu yolla görece uzun, görece kısa sürelerde makas açılmaya devam eder.

Bazen bu durum, iklim şartları aynı kalsa bile coğrafi olarak popülasyonun bir kısmını bir kısmından ayrır, izole eder. Aynı tür olarak yola başlayan bu canlılarımız, kendi aralarında, kendi bölgelerine daha uygun varyasyonları çoğaltarak ve birbirlerine selam sabah vermeden yollarına devam ederler.

Bu yukardaki arkadaşlara TEDRİCİ evrim denir. Tedrici yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, ürkütmeden, karıncıyı sikip belini incitmeden hareket etme anlamına gelir.

Eğer yeterince bekleyip görebilecek olsaydık artık tek bir popülasyondan çıkmış, aynı atayı kendine rehber edinmiş birden çok türün bulunduğu bir aile görebilecektik. Kimbilir belki iyi bir çocuk olursak şirinleri bile görebiliriz.

En basit ve kaba tabiriyle EVRİM dediğimiz hadise budur ve işin özünde insanı ayrı bir canlılar krallığına alsa, hiç ellemeyip, primatıyla maymunuyla hasbihal etmese, köy imamının bile çok net kabul edeceği bir konudur. 

Ama ben de dahil insanlar kabul ettikleri, gerçek olduğunu düşündükleri şeylerden vazgeçmek istemezler. Örneğin ben hala 1990 yılından sonra insan doğmuş olabileceğini veya sakalları olan adamın "Abi 2000 yılında doğdum" dediğini kabul etmiyorum. Kimse de ettiremez orda bir film dönüyor ama neyse.

Neyse buraya kadar geldik, kalanına da yarın devam ederiz.

Abuk subuk kurduğum cümleleri lütfen: cokdasikimde@gmail.com adresine bildirin.

Hatalı olduğumu düşündüğünüz yerleri aşağıda yorumlara yazın ki düzeltelim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder