23 Kasım 2015 Pazartesi

Silsilesini sikeyim...

Böyle acayip bir küfür edesim var.

Dur durak bilmeden, ağzımdan köpükler saçarak, hani böyle çocukkken ağlarsın ağlarsın artık bir noktada yorulursun ya heh o şekilde küfür edesim var.

Ben bir türlü normalleşmeyi beceremiyorum millet amına koyayım. Psikolojik sorunlarım mı var, yoksa sadece öfkeli veya korkak mıyım bilmiyorum. En küçük basit bir olaydan, hayatımı yönlendirecek kararlara kadar herşeyden bıktım, tükendim, artık tahammül bile edemiyorum.

Alkolik oldum desem yeridir, boş bulduğum her fırsatta litrelerce içmeme sebep olacak yalanlar üretiyorum kendime. İçmemi gerektirecek herhangi bir sorunum da yok ama gerekirse buluyorum. Bir ara adam gibi bir düzenimi oturtmuştum, beslenme, spor, sağlıklı yaşam sikine bile inanıyordum. Hatta hatta bıraksanız organik beslenecek hale gelmiştim desem yeridir.

Artık değil organik, beslenmiyorum bile. Sadece iyice acıktığımı farkettiğimde ne varsa onu yiyorum. Mesele sadece açlığın psikolojik etkisini bastırmak. 

Nasıl böyle bir dalyarağa dönüştüm onu da anlamak pek mümkün değil. Belki de eskiden beri gelen birikim sanırım. Gerçi ben hep böyle bir adamdım. Bir türlü üstte de dediğim gibi normal olamıyorum. Çocukluk arkadaşlarımın neredeyse hepsinden koptum gittim, yeni arkadaşlar ilave edemiyorum, yalnız kalmaya karşı dayanılmaz bir istek var içimde. Herhangi bir hobim kalmadı, herhangi bir aktiviteden zevk alamayan yarak kürek bir adam oldum anlayacağın.

Depresyondasın desen, çok mantıklı gelmiyor. Belki de son 10 yıldır depresyondayım artık normalden ne anlamam gerektiğini unuttuğum için farketmiyor da olabilir. Olabildiğince basitlik istiyorum. Hani hayvan gibi yaşıyor derler ya amına koyyim böyle sokaktaki adamı görünce, köprü altında, heh işte öyle hayvan gibi yaşayasım var. Saçı sakalı saldım gitti zaten, ne düzeltiyorum, ne kısaltıyorum. Bir giydiğimi üzerimde kokmadan değiştirmeye bile yeltenmiyorum aha işte böyle bir adam oldum.

Sabah ofise gittiğimde, günlük haberlere bakıp sinirlenecek bişeyler bulmakta gayet başarılıyım. Emekli ast subay gibiyim. Kızmak, sinirlenmek için bahane arıyorum sürekli. İyice kendimden sıkılmaya başladım en çok da kendime kızacak bişeyler buluyorum.

Bundan 4-5 ay önce pederi kaybettim. Aslında ölüme karşı gayet sakin bir adamım, öyle yıkıntıya dönmüyorum ama pederin ölümü benim için sıkıntılı bir sürecin başlangıcı oldu. 

Bu ara kafamı en çok kurcalayan konu da bu ölümün omuzlarıma bıraktığı yük. Annem.

Şimdi buradan sonrasını okuyan olursa büyük ihtimal bana Binbir Gece'deki sürekli evin parasını pulunu kumarda çarçur eden hayırsız evlat Ali Kemal Evliyoğlu muamelesi yapacak ama durum öyle değil aslında lan valla bak öyle değil.

Ben ölen pederi de annemi de aslında çok severim. Tabi kendime göre severim belki bir kez arayıp "annecimmm, babacımmm" dememişimdir. Konuşurken hep bir mesafe var gibidir tavrımda ama, içten içe herkes gibi değerleri bambaşkadır benim için.

Bir zamanlar matah bir halt sandığım, 25'i geçince asıl sıkıntısını anladığım çok sikik bir durumum var benim. Tek çocuk olma durumu. Gerçi pederin ilk evliliğinden olan 3 lavuk daha var ama, annemden olan bir tek ben varım. Sikindirik türk dizilerindeki entrikalı aile gibi oldu böyle anlatınca gerçi ama değil basit bir durum aslında.

Ölen annem değil de peder olunca, diğerlerini ilgilendiren bir durum kalmadığından annemin bu dünyadaki tek dayanağı da ben kaldım. Benim başka bir sürü sıkıntım var ama onları tek tek burada anlatıp kafa sikmeye niyetim yok. Burda kalkıp da kimse annemin bana fazlalık olduğunu falan da sanmasın annemi bayağı bayağı çok severim, aklıma gelir ağlarım o derece ama çözemediğim sıkıntılarımın ortasında, babam olacak orospu çocuğunun 1-2 sene daha dayanmadan gitmesi zaten zor olan süreçleri daha da zor hale getirdi.

Bir de insan bekler hani bazen, zaten hastadır her an olabilir diye. Yok arkadaş adam benden iyi durumdaydı. Evet 75 yaşındaydı ama bilinen hiçbir sağlık sorunu yoktu. Günde 5-6 km yol yürüyen, koşabilen gücü kuvveti yerinde bir herifti. Bir sabah saat 6'ya gelirken telefonla uyandım, annem hastaneye kaldırdıklarını söyledi. O an içimden bişeylerin aktığını hissettim, neredeyse son zamanlardaki en büyük korkularımdan biriydi çünkü. Herhangi bir belirti yoktu ama yaşı dolayısıyla ne zaman başıma geleceğini korkarak bekliyordum.

Hastaneye gittiğimde gayet iyi görünüyordu hatta derin bir ohh çektim onu görünce, atlattı yine pezevenk dedim. 1 Saat sonra tomografi sonucuna bakan doktor beni odasına çağırıp aort yırtılması deyince ve gireceği ameliyattan sağ çıkma olasılığının %1 civarı olduğunu söyleyince tekrar aynı duruma geri döndüm. Bilinci yerindeydi, konuşuyorduk, herhangi bir cihaza bağlı değildi sadece belden aşağısında bir ağrıdan bahsediyordu. Benim için bu kadar canlı birinin birkaç saat içinde ölecek olması gerçekten garipti. 

Söylediğim gibi ölüme çok alışkınım, hiç yadırgamadım, çok kişiyi ellerimle gömdüm ama bu babam olduğunda farklıydı. Oturup ağlamadım, dövünmedim. Sakinliğimi korudum, mizacım ve algım bu yönde. Yazılardan okuyanlar belki anlamıştır herhangi bir şekilde bir dini inancım veya tanrı algım yok. Ölen kişiyle alakalı olarak belki bu kadar olağan karşılamamın sebebi de bu. Zaten ölmek için tasarlanmıştı, kesin olan bişeyin zamanı geldi sadece. Bir anlamı, bir değeri yoktu öncesinin artık onun için. Sonsuz yokluk insanın içini acıtacak bişey değildi belki sadece huzur, belki arada sırada benim de artık gelse diye beklediğim bu sıkılmışlıktan kurtulmanın anahtarı. Doğanın kendini yenileme, eskilerden kurtulup gençlere yolu açmasının, değişimin mükemmel bir tarifi.

Fakat ölende hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen, bazen duruma göre kalanın hayatını tamamen sikebiliyor. Benim durumum buna benzer gibi görünüyor. 

Ben çok dalyarak bir adamım demiştim değil mi yukarda? Nedenini şöyle anlatayım. Ben matbaacıyım meslek olarak. Aslında grafik tasarımcıydım, ama belki de işin özünde bir bok değilim. Orası biraz karışık. 

Çok genç olduğum dönemlerde kafamın dikine gitmeyi çok severdim, hala da düzeldiğim söylenemez gerçi. Üniversiteye gitmedim, bir ünvan bir branş istemiyordum. Ben sadece anlamak istiyordum. Neyi anlamak istiyordun peki yarrağam diyorsanız da bulunduğum dünyadan başlayıp, belki hiçbir zaman bilgi bile alamayacağım evrenin tamamını. Öyle akıllı, zeki bir adam değilim. Sokakta karşılaştığın burnuyla götüyle oynayan sıradan lavuğun tekiyim. Fakat benim gibi olan diğer lavuklar futbola, eğlenceye, dizilere, filmlere sararken ben nedense ilk yazılardaki konuları merak etmeye başladım. Bir halt bildiğimden veya anladığımdan değil bununla ilgilenmek hoşuma gittiğinden hepsi bu.

Üniversiteye gitmeyince tabi, liseden sonra bir tanıdık beni alıp elimden tutup bir matbaaya, daha doğrusu o sırada matbaacı olmayan ama matbaacı olmak isteği bulunan tek kişilik birinin yanına götürdü. Böylece benim serüvenim başlamış oldu. İlk birkaç yıl herşey daha yeni olduğu için öyle meraklıydım ki öğrenmeye, o kadar hoşuma gidiyordu ki yaptıklarım kendimi dünyanın en önemli işini yapıyor sanıyordum. Bir taraftan da boş vakitlerimde bahsettiğim meraklı olduğum konular.

Arkadaşlarımdan aşağı yukarı net bir şekilde bu arada kopmaya başladım. Onlar beni maç izlemeye çağırdığında ya yeni kurulan bu şirketin daha da büyümesi hevesiyle bişeyler yapmaya çalışıyor yada yeni yeni para kazanmanın verdiği heves ve konforla bişeyler okurken şarap içmeye alışıyordum. Öyle güzel geliyordu ki bu bana arkadaşlarla veya bir kadınla zaman geçirmek külfete dönmeye başlamıştı. Son cümleden aldığınız gazla bana ibne muamelesi yapmaya kalkmayın silsilenizi sikerim sizin de. Tabiki hayatımda kadınlar vardı, herşey normal ve sağlıklıydı sadece bunun önemi yalnızken okumak kadar değildi. 

Başlarda bu keyif aldığım şeyler zamanla hayatımın tamamı haline geldi. Artık asosyal, içine kapanık gibi görünen, insanlarla zaman geçirmek istemeyen şimdiki dalyarağa dönüştüm. Fakat bundan da rahatsız değildim, halimden gayet memnundum. Hatta eğlenen, ağzını ayıra ayıra gülerek hayattan keyif alan herifleri görünce kendimi çok ulvi işler yapıyor sanacak kadar gerizekalıydım.

Gençliğin ve toyluğun getirdiği bu kendini bir bok zannetme ve doğruyu bir tek kendinin bildiği hali zaman içinde yediğim kazıklarla ilginçleşmeye başladı. Önceleri neredeyse hayatımın temeli olan yaptığım işin aslında ne kadar salak bir uğraş olduğunu anlamam tokat gibi gelmişti bana.

Öyle ya, ulan ben matbaacıydım sadece. Hem de öyle kitaplar, gazeteler, araştırmalar basan bir matbaacı da değil. Sırf parasını verdikleri için her boku isteyen, aciliyetleri asla bitmeyen, aynen benim de bir zamanlar yaptığım gibi, yaptıkları boku dünyanın en önemli işi zanneden kişilere dalkavukluk yapan bir matbaacı.

İnsanları zorluyor, gecelerini, haftasonlarını yeri geldiğinde de bayram tatillerini, sırf yüzündeki sivilceleri örtmek isteyen at ağızlı orospulara broşür yetiştirmek, %1500 karla mal satan pezevenklerin ürünlerini pazarlamalarına yardımcı olmak için harcıyorduk. Aslında insanların da değil, en başta kendimizin hayatını harcıyorduk. Ama olayın nasıl bir büyüsüne kapıldıysam dediğim gibi göremiyordum.

Şirkette yatıyor, şirkette kalkıyor, bahsettiğim gibi acil işleri olan müşterilerin işlerini yetiştirdiğimde kendimi Troya fatihi Odysseus gibi hissediyordum. Kıçımdan uydurduğum bir değerim, kıçımdan uydurduğum bir önemim vardı artık benim de. 

Gerçi bunları yaparken bir yandan da aklımdan geçen, ilerledikçe, büyüdükçe beraberinde gelecek oturaklılık ile birlikte biraz daha rahat hareket edip, biraz daha keyfi işlerime zaman ayırabileceğim duygusuydu. Yoksa yukarda anlattıklarımdan salt bir iyilik meleği veya dava adamı olduğumu sanmayın, gayet kendi götünün rahatı için ileriye dönük planlar yapan bir orospu çocuğuyumdur. Belki direkt kazık atmam kimseye ama öyle iyi niyetli olduğumu da iddia edemem.

Neredeyse bu noktadan sonra yanında başladığım ve iki kişi yola çıktığımız adı burada zikredilmeyecek olan diğer abimle kafalarımız biraz ayrıştı. Evet benim için de çalışmak önemliydi, insan emek vermeli ve üretmeliydi. Bunun başka türlüsü tabiki asalaklıktan başka bişey değildi. Fakat insan yaşamak için veya bir değer olduğu için üretmeliydi. Anlamsızca bir makina gibi tek gayesi söylenileni koşulsuz kabul etmek şeklinde ömrünü adamak olmamalı çünkü ilk başta dediğim gibi yaptığımız iş bu denli önemi haketmiyor.

Şöyle düşünün evde tuvalet kağıdınız bitse yokluğunu hissedersiniz, basitçe kıçınızı bişeye silmek zorundasınız. El ilanı bundan bile değersiz baktığınızda. Nedir ki? Ne halta yarar? Hele hele artık herşeyin dijital olduğu bu dünyada şuan neye yarar?

İş kısmını biraz siktir ettim açıkçası bu olaylardan sonra. Hala aynı işi yapıyorum, hala aynı yerdeyim 12-13 yıl oldu fakat her geçen gün kafa olarak daha da uzaklaşıyorum. Her geçen gün önemsizleşiyor ve hayatımın daha az bir önemini ona atfediyorum. 

Bu bakış açısına geçişimde pederin ölümünün de etkisi oldu yine aslında. Şaka maka herif öldü bana feng shui oldu amına koyim, giderayak son öğüt gibi. Bizim peder ilkokulu bile bitirmemiş, sonradan akşam okulundan ehliyet için diploma almış, zanaatkar bir terziydi, annem de öyle. Babamın hayatındaki en önemli olay çalışmaktı. Bildiği başka bişey yoktu. Gerçi o adamın durumunu da anlamak lazım. Bu adam 1940 da doğmuş, çocukluğunda ekmek karneyle verilmiş, olan bütün darbeleri ve ambargoları yaşamış gariban bir adam. 

Babasız geçen bir çocukluk ve her ne kadar güzel bir adam olsa da üvey babanın yanında onun da eline bakan 4-5 kardeş. Yani bu adamın böyle bizim gibi abuk subuk dertlere ayıracak vakti hiç olmamıştı, bu adam hep kavganın en ön safında bulunmak için burdaydı. Hayatta kalmalı, karnını doyurmalı, ilerde de sahip olduğu ailesini beslemeliydi. Hepsini de becerdi şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Fakat bütün bunları yaparken ister istemez kendisi diye bir kavramı da hiç olmadı. Çalışmak için yaşadı, çalışmaya devam etmek isterken öldü. Öldüğünde yaşına ragmen bile işi hiç bırakmadı.

Onun bunca uğraşına ragmen bile öldüğünde herşey yarıda kalmıştı. 50 yılını geçirdiği, çalıştığı yerlere şimdi onu sorsan belki hatırlamak için 10-15 sn kadar kimdi ya düşünürler. Herşeyi halletmek için çalıştı, bir hiç olarak öldü.

Neyse işlerle alakalı böyle salaklıklar devam ederken, en az bu kadar salakça olabilecek bir hareket daha yaptım. Evlendim. Bokumda boncuk bulacak gibi, üzerine hiç düşünmediğim, hazır olmadığım bir konuda hep kafa dikine gidiyoruz ya, bu sefer de büyük sözü dinleyelim diye evlendim. Neredeyse 4 yıl önce tabi bu olay, gelinen yer içler acısı ama detaylara boğulmanın gereği yok burası Yalçın Çakır programı değil ya amına koyyim.

Fakat bu hareketi yapmama önayak olan, o sırada alttan alta verdiği telkinlerle bunu bana mantıklı gösteren anneme karşı da biraz sinir sahibi olmama sebep oldu. Aslında buna onun sebep olduğunu söylemek de doğru değil de, insan kendini suçlamak yerine hemen suç atacak birilerini buluyor tabi.

Çok da kendimi anlatmamın aslında lüzumu yok, her ne kadar asıl silsilesi sikilesi ben ve benim gibi insanlar olsa da tabi insan kendinden önce ve sonra kızacak bir sürü şey bulabiliyor. Kendimi anlatma sebebim şuydu. Birazdan isyana ve küfürlere başladığımda sanmayın ki çok önemli veya her haltın doğrusunu bilen biri olarak bunları yazıyorum. Sıradan bir orospu çocuğu olarak isyan edecem sadece.

Ülkemizin geldiği durumlara da değinmeyeceğim o nedir amına koyyim herkes bir memleketi beğenmeme noktasında. Tamam beğenilecek bişeyi olmayabilir de her siki de böyle eleştirmenin bir anlamı yok. Ne öncesi ne bundan sonrası bu ülke zaten bir sik olmaz. Olamaz çünkü yapı olarak biz böyleyiz, sürekli sürekli aynı şeyleri eleştirmenin de o yüzden bir mantığı yok.

O sebeple burda AKP'yi, türbanlıyı, sakallıyı, hocayı değil, bugün kendini aydın zanneden, sanki bu bahsettiklerimden kurtulsak atomu parçalayacakmışız gibi tavırlara bürünen orospu çocuklarının yanı sıra, ara ara istemesek de gerçek dindarlara ve muhafazakarlara da giydireceğiz. Yani konumuz ülkenin siyasi havası değil, sosyal havası olacak. Neden bir sik olmadığımızı neden böyle olduğumuzu suçu siyasilere değil, kendimize atarak irdeleyeceğiz.

Biz eskiden de kendi içimizde kavga etmeyi seven bir millettik bu böyle. Çünkü cehalet diz boyu, okuyanı okumayanı hepimiz cahiliz. En küçük bir tartışmada hemen ateşlenir, eğer biraz da samimi bir ortamdaysak küfür ederiz. Etmez miyiz amına koyyim yalan mı? Ne tartışma adabı biliriz, ne araştırmayı severiz, ne çalışmayı severiz ne de başka bir halta derman olacak şeyleri.

Konuştuğunuz her 10 kişiden 9'u yaptığı işinden şikayet eder benim gibi, fakat değiştirmez. Değiştirmediği yetmiyor gibi, buna katlanabilmek için de "aslında gideceksin bir sahil kasabasına, domatesi biberi ekeceksin" gibi yaşı kaç olursa olsun üretmemeyi, ilerletmemeyi kendine düstur edinir. Bizim en büyük sıkıntılarımızın temeli hep bu havadan geçinme ve modern döneme uymayan göçebe yaşam tarzına olan tutkumuz. Biz buyuz ağalar. Biz yatmayı severiz. Biz tarlayı ekip ekin çıkana kadar kahvede pineklemeyi seven insanlarız.

Şimdi şöyle bir internette gezinin neler göreceksiniz neler. Bir taraf salak salak kendi hayal dünyasında yeniden Osmanlı kurarken, diğer salaklar da bambaşka konuları bambaşka yerlere çekme derdinde.

Örneğin, Diyanete yılda ayrılan bütçe 5 Milyar TL diyelim, ki hakkaten salakça ama böyle bişeydi yanlış hatırlamıyorsam. Böyle bir haber veya mesajın altındaki, ilk şanslı dalyarağımızın yorumu.

- Abi adamlar Mars'da su buluyor, bizim uğraştığımız işe bak...

Tamam diyanete ayrılan bütçede salaklık olduğunda hemfikiriz de, e be doğduğu hastanenin temel atma törenindeki kurdelayı kesen makası veren genç hatunu siktiğiminin çocuğu, sen bunu değiştirmek için ne yapıyorsun? Sen üniversitede aynı puanla okullar arasında seçim yaparken iş imkanı fazla olana kayıt yaptırmadın mı? Sen sırf mezun olmak için abuk subuk bölümleri bitirip, ondan sonra arkeolog olup, şuan bir şirkette pazarlama uzmanı olarak çalışmıyor musun? Silsilesini siktiğimin neyi eleştiriyorsun o zaman? 

Sen de ben de zaten Mars'da su bulacak kafa yapısına sahip değiliz. Diyaneti kapatsak, onun bütün parasını bu işe yatırsak, bu sefer başka bişey için içimizden o parayı hortumlayanlar çıkacak. Çünkü biz Mars'da su bulmaya değer vermiyoruz, biz bilgiye, birikime değer vermiyoruz. Sadece karşımızdakine bok atacağımız zaman sanki bu haber bizim için önemliymiş gibi örneklendiriyoruz. Aynı pezevenge desen ki peki şuan orda 3 tane araç var bunların adı sanı nedir, neler yapıyorlar? Mal mal yüzüne bakar ama Barcelona'yı yedeklerine kadar sayar. E ne oldu senin imkan verseler Mars'da su bulan bilim aşkın?

Bizim burası beğensek de beğenmesek de ortadoğu ülkesidir millet.! Öyle bilim, sanayi, sanat, demokrasi, hak, hukuk falan kimse bunları sikine takmaz. Bişeyleri düzeltmek için önce teşhis koymamız lazım. Kendimizi Norveç'li adamlarla kıyaslamaya devam edersek, kendimizi Kanada'daki topluma göre neden bunlar yapılıyor diye kınarsak bir arpa boyu yol gidemeyiz.

Önce hastalığı teşhis etmek lazım ki ilaca başlayabilelim. Bizim hastalığımızın adı cehalet başta da söylediğim gibi. Cehalet burda geniş bir kavramın adı aslında. İlkokul mezunu olmayı ve okuma yazma bilmemeyi temsil etmiyor. Temsil ettiği kavram öğrenmeme isteği, öğrenme metodlarının yanlışlığı, öğrendikten sonra uygulamama ve bunun gibi sorunlar. Bizim okumaya yazma bilmeyenimiz de cahil, üniversitede okuyanı geçtim, ders veren profesör de cahil.

Biz bilgi üretmeyi seven insanlar değiliz. Biz hazır yemeyi seven insanlarız. Hayatında bir tane adam gibi makale yazmayan profesörlerimiz doçentlerimiz var. Buna rağmen daha üniversite ilk senesinde kendini bilim adamı olmuş zanneden amcıklarda var.

Tabi illaki bunlar değil, bir yandan da cehaleti seven insanlarımız milyonları buluyor. Yukardaki artist aynen iman edip amel işlemeyen dandik müslüman gibi, bu da bilginin ve ilerlemenin öneminin farkına varmış, fakat öğrenmeye de gerek duymuyor. Cehaleti sevenler ise öğrenmemeyi geçtim, öğrenmek isteyene köstek noktasında.

Bu memleketin bakanlarından biri, isim vermeyeyim, teknolojiye falan böyle çok kafayı takarsanız kafayı sıyırırsınız, işine yarayacak kadar kullanacaksın yeter dedi. Belki aranızda bunu ilk kez duyan varsa taşak geçiyorum sanabilir ama vallahi dedi billahi dedi. Şimdi yöneticisi bu cehalette olan bir memleketin senin benim gibi marabasından ne bekliyorsun? Neyi geliştirmesini bekliyorsun? 

Cem Yılmaz eleştirisi gibi olacak ama kime sorsan memlekette belgesel izliyor, kitap okuyor. Madem öyle de amına koyyim bu her kanalda üçer beşer yayınlanan, benim annemin de seyrettiği sikik sikik dizileri kim izliyor? Bir de bu diziler nasıl bişey abicim akıl alır gibi değil.

Biz hiç dizi seyretmedik mi? Tillahını seyrettik, Yılan Hikayesi adıyla 2 sene Memoli izlemiş adamım lan ben. Salak saçma dizi dedin mi belki akla ben gelirim ama birkaç salakça dizi varsa, 20 tane de adam gibi yayın vardı. Esir Şehrin insanları gibi, İkinci bahar gibi ne bileyim bir sürü de senin benim gibi, bir mahallede yaşayan insanların üzüntülerini, sevinçlerini anlatan diziler de vardı. Hoş diziden duygu alıp adam olacak değiliz sonuçta tv eğlencesi fakat ya şimdikiler nedir?

Amına koyduğumun kanallarındaki dizilerin en boktan maddi duruma sahip karakteri jeeplerle geziyor. Hayatında minimum 2-3 karı var, bütün karılar da buna kendimi dövdürsem diye sırada. İster ağa, ister fabrikatör, ister muslukçu konu hep aynı mı olur arkadaş. Yalı, araba, kadın, entrika, ihanet, yanlış anlama...

Ah hele o yanlış anlamalar yok mu ahhh. Kadın eski sevgilisine git başımdan demek üzereyken bir an sarılırlar, o sırada yeni pompacısı içeri girer, sen Pelinsu, hem de benim evimde.... Kalan 96 bölümde bu kancığın derdini anlatmasını izleriz. Bu arada hakkaten de izlemiyor muşum yani ben de dimi heheheh. Yok lan ben yeni belgesel var mı derken öyle rastgeldim yoksa ne seyredecem.

Sahi merak ediyorum aga bu nedir? İnsan 1-2 dizi izler haftalık takip eder tamam amenna, hayattan soğuyalım demiyorum tabi de her gün 2 dizi nedir amk biri bana bunu açıklasın. Hadi benim annem gibi 62 yaşına gelmiş kadın 55 tane seyretse ne olur zaten kafa mı kalmış onda da 18-20 yaşında gencecik insanlar hayatlarını bu yalana göre yaşar hale gelmişler. Şimdi ben bu konuda susup sizi aşağıdaki video ile başbaşa bırakıyorum.




Şimdi biliyorum yukardaki videodaki eleştiriyi gören kişilerden bazı çok bilen dalyaraklar çıkıp, bırak ya ne alakası var şudur budur diyecekler ama aslında iş aha yukardaki kadar basit.

Yazıyı uzattıkça uzattım farkındayım. İyice dallanıp budaklandı hatta fakat gaza gelmişim bir kere kusabildiğimi kusacam artık. Beğenmeyen okumaz zaten bloğun okuyanı yok, siz belki de bu satırları okurken ben bloğum olduğunu bile hatırlamayacağım.

Ne diyorduk, insanlar artık onlara dayatılmış bir hayat üzerinden yaşamlarını şekillendiriyorlar. Marka ve popüler olmak herşey olmuş. Eskiden benim gençliğimde (teee 40'larda gibi oldu ama) işte 90'larda internette bir anonimlik durumu vardı. Kimse adını sanını söylemez, kimse erkek mi kadın mı belli olmaz, kimse kimsenin durumunu bilmezdi. İstersen ileri geri konuşur, istersen sırrını derdini açardın tanımadığın kişilere. Görece özgür olabildiğin, yalana ihtiyacın olmayan, kendini ispatlaman gerekmiyen gerçekten olması gerektiği gibi sanal bir ortamdı orası. Böyle de kalmalıydı.

Fakat durur mu amk sistemi? Durmadı, durmazda zaten. Facebook çıktı, twitter çıktı yok ebesinin instagramı çıktı. İnsanlar gerizekalı gibi anasının kızlık soyadına kadar bilmedikleri insanların önünde kendini afişe ettiler. Hergün durum, fotoğraf güncelleyip, hergün ne halt edip kiminle nerde ne yaptıklarına kadar ifşa etmeye hevesli hale geldiler. Bunun bir sürü komplo teorisini malzeme olacak yanı da var. Facebook şuan seninle ilgili bilgi konusunda kız arkadaşından veya kankandan fazlasını biliyor desem yalan söylemiş olmam. Hadi seni siktiredelim zaten bir sike derman olacak insan olsan sen olmazsın da. Asıl sorun şu.

Artık bu ortamda bile insanlar şekil peşinde, abuk subuk yalan dolan davranışlar peşinde. Normal hayatta insanlara rol yapıyorlar yetmiyor, bir de burdan rol yapmaya devam ediyorlar. Bu kadar farklı platformda farklı farklı roller yapıldığında da ortada kişinin kendisi diye bişey kalmıyor. Beğenilme peşinde koşan atyarrağa sürüsü haline geliyoruz. Düşün ki bahsettiğim bütün sitelerde "Beğen" adında bir buton var. Belli ki oraya yazdığın veya yüklediğin herşey de bu "beğenilme" güdüsü üzerine inşa ediliyor.

Herkes hümanist, herkes siyaset bilimci, herkes şu herkes bu. Ben daha puştun teki olduğunu söyleyen bir facebook kullanıcısına rastlamadım. Peki bize kim kazık atıyor amk herkes böyle iyiyse? Ulan ben uzaydan dünyaya gelen bir ziyaretçi olsam, internetteki profilleri görsem, sanarım gezegen komple Demis Roussos sesiyle aydınlanmış ütopik bir dünyada yaşıyor. Herkes çırılçıplak kırlarda koşuyor. Aha dinle aşağıda verdim sesini. 



E peki nerde bunca dalyarak, nerde gün boyu bizi delirten ibneler? Bak sana aşağıda bir tane mal göstereceğim. İnsanların dertleri ne tasaları ne hayata nerden bakıyorlar anla biraz da bilmediğin bişey değil fakat hatırlayınca yüzünde tebessüm oluşur bari.





İşte kendini ispat çabası yukardaki gibi bir durum. Bunun baktığında birçok farklı çeşidini göreceksiniz. İyi insanından, namuslu kızına, demokratından, insan haklarına. İnsanlar genelin beğendiği ne varsa onu beğenmeye istekli. İnsanlar bulunmak istedikleri gruplara girebilmek için sevip sevmediği hakkında fikri olmadığı konularda taraf. Hiç izlemediği veya izlese bile anlamadığı bir filmi, eğer çoğu kişi sevdiyse o da seviyor. Hiç dinlemediği bir müzik için de geçerli. Bişey ifade etmese bile onun için yine de ben bunu sevemedim diyemiyor veya sevdiyse bile sevmedim diyor. Durum neyi gerektirirse o.

Bişeyler ekleme yerine kendilerine, olanları abartma peşindeler. Öğrenmek değil tek öğrendiklerinin ne kadar önemli olduğunu satmanın yollarını arıyorlar. Bilmiyorum demek artık ayıp oldu, fikrim yok demek ise lanetlendi.

Sonra bu genç insanlar büyüyecekler, bazıları büyüdü bile. Kendi çocuklarını yetiştirecek ebeveynler olacaklar. Oldular hatta peki ne oldular sizce.

Kendi doğurdukları çocukların dünyanın en özel çocuğu olduğunu zannedecek kadar embesil kadınlar oldular. 1 yaşındaki çocukları için yüz kişilik partiler vermeye meraklı, çocuğun ilk ayında 5 milyon fotoğraf çeken, ilerde kendini bir bok zannedecek kibir dolu, pohpohlanmaya alışmış çocukların yetişmesine sebep olan dalyaraklar oldular. 

Bu tipler erkek yada kadın farketmez, çocukları için hep şunu söylerler. "Ben oğlumla baba gibi değil arkadaş gibiyim" e peki sen arkadaş gibiysen bu çocuğun babası kim amına koyyim? Çocuklar sürekli arkadaş aramazlar gerizekalı, sağlıklı ve kendini bilen bir çocuk gelişimi için bir otorite veya bir baba figürü gereklidir. Bunun illa despot ve sert bir karakter olması gerekmez fakat yine de çocuğun lafını dinleyeceği kadar baskın olmalıdır.

Eğer bu sağlanmaz ise yani çocuk şunu şunu şöyle yap dendiğinde eğer istemediği bişey ise götüne kazık sokulmuş köstebek gibi ortalığı ayağa kaldırır ve ayarını bilmez. Buna aşağıdan güzel bir örnek verelim. Belki babanın da çok bir suçu yok ama artık internette takıla takıla ne hale geldiyse kafa bu noktada;



Şimdi üstteki videodaki çocuk aslında olmadığı bir kişi olmaya özeniyor. Gayet standart bizim alıştığımız benzeri, bizim toplumsal karakterimize uygun bir ailede yaşarken, o hani tv deki yabancı dizi ve filmlerde gördüğünü hayatına sokmaya çalışmış, büyük ihtimal kayıt sonrası o babanın celallenmesi ile de sağlam bir sopa yemiştir.

Salakça bir tabir vardır bizim dilimizde. Avrupai. Ne demek amına koyim avrupai? Bunu sanki medeni olmanın eş anlamlısı gibi kullanıyorlar. Bir insan veya bir toplum medeni olabilmek için illa bir başkasına benzemek zorunda mıdır? Biz kendi üslubumuzla, kendi tarzımızla medeni olamaz mıyız? 

Bize uzun süredir öğretilen ve dayatılan kültüre göre olamayız maalesef. Eğer çağdaş bir insan olmak istiyorsan gerekmediği halde konuşurken abuk subuk terimler kullanmalısın. Eğer gerçekten kültürlü görünmek istiyorsan burda yapılan herşeye bok atıp, yurtdışında özellikle de batıda yapılan herşeye şakşakçılık yapmalısın.

Bunu daha geçen gün bile gördük hepimiz. Kimsenin hoşuna gitmeyecek bir olay yaşandı Paris'de. Kalkıp da buna ne güzel oldu diyecek kadar sığırlar da var aramızda, fakat bunu herşeyin başına koyan sığırlarda var. 

Bu adamlar dünyanın başka bir yerinde bunun 5 katı insan ölse haberi olmaz ama o özendiği Avrupa'da olunca birden çok insancıl kesilir. Devlet daireleri önünden T.C. ibaresi kalkacak denilince hemen isminin önüne koyar, 3-5 gün Taksim'de eylem yapılınca isminin başına Dr ilavesi gibi hemen çapulcu ekler. 

Bunu içinden gelerek yapanlar tabiki vardır, hadi sen de onlardan biri ol sana bişey demedim fakat bunu yapanların %90'ının derdi sadece rüzgara kapılmak. Sadece o grubun bir parçası olabilmek. Bir kere düşünüp yukardakileri neden yaptığını kendi de oturup düşünmemiş hıyarlardandır. 

Neyse uzatmanın bir alemi de yok. Anlatmaya çalıştığım şu en başından beri. Sindirilmeyen herşey midede sorun yaratır. Hani yaşlı amcalar akşam yemeğini biraz fazla kaçırdıktan sonra fellik fellik soda ararlar ya heh onun gibi sindiremediğin her olay da insanda aynı soruna yol açar. Biz hala şuan kullandığımız teknolojiyi, kültürü sindiremedik. Sindiremedik çünkü bunların gelişmesine zerre kadar katkıda bulunmadık, hazır aldık her zaman. Cep telefonu çıktı, biz o sırada hala PTT önünde eve telefon bağlatamaayan insanlardık, bu kadar kolay elde edince de çoluğun çocuğun eline verdik, ayarını kaçırdık.

Bilgisayarı, interneti de aynı şekilde katkımız olmadığından sindirme sorunu yaşıyoruz. Amaçsızca kullanıyoruz. Kimse aradığı bişeyi bulmak veya ektra bir bilgiyi edinmek için değil, interneti oyuncak olarak kullanıyor.

Kültürde de aynı durumdayız. Özgürlüğü, ifade hakkını, tartışmayı nasıl yapacağımızı sindirmeden bir anda elimizde bulduğumuz için özgürlük diye milleti rahatsız edip, tartışma diye küfürleşiyoruz. Giyim, kuşama karışılmamalı, özgür olmalı diyoruz. Ondan sonra insanların bir çoğu ya çıplaklığın ayarını tutturamıyor, ya ters kutba gidip kapanmanın ayarını kaçırıyor. Bir süre sonra da şimdi burda yaşandığı gibi birbiriyle çarpışıyor.

Biz bunlarla uğraşaduralım, atı alan Üsküdar'ı geçti millet. Elimizde yapay olarak satın alınmış bir konfordan başka bişey yok, onun da dönüp götümüze kaçması yakındır.

Kalın sağlıcakla.


14 Kasım 2015 Cumartesi

Nerede Olduğu Bilinmeyen Dünya

Bir önceki yazıda dünyanın öküzün boynuzlarında olmadığını öğrendik heralde.

Aramızda hala bomba atmasının bilmeyen hayvanlar var ama biliyorum onları, isim vererek şimdi burda rencide etmeyeceğim hiçbirini. 

Peki, o zaman şimdiki algıladığımız anlamda, yeni yeni öğrenmeye başladıklarımızla evrene nasıl bir bakış açısı geliştirdiğimize odaklanabiliriz. Bundan önceki evren algımız insan merkezli, evrenin anlaşılabilir olduğu yönünde, şuan bildiğimiz haline göre küçücük bir evren algısıydı. Bununla bile başedebilmemiz binlerce yılımızı almasına rağmen, 20. yüzyılın başlarından itibaren gözlemlemeye başladığımız evren bizim en büyük fantazilerimizin bile ötesinde.

Galileo'nun teleskopla başladığı gözlemleri, sonrakiler de aynı şekilde sürdürdüler. Her jenerasyonla birlikte, elimizdeki gözlemlemeye ve deneyimlemeye yarayan aygıtlarımız da gelişti. Her gelişen aygıt da beraberinde getirdiği yeni bilgilerle birlikte, bakışımızı değiştirdi.


Rahmetli Edwin Hubble, yeni nesil bir teleskop ile gözlem yaparken.

Belki de teleskopla yapılan gözlemlerin, açık ara en ünlü olanı, astronom Edwin Hubble'ın gözlemleridir modern zamanımızda. Kendisinin adına şuan yörüngede, aynı onun gibi harikalar yaratan, adını ondan alan bir teleskop da bulunur. Hukuk okuduktan sonra, avukatlık da yapmış bu kişi, asıl tutkusu olan astronomiye çok çok önemli bir adım attırmıştır. 

Hubble öncesinde, bu arada teleskoptan değil, yukarıdaki abiden bahsediyorum, evrenin tamamının samanyolu galaksisinden ibaret olduğu düşünülüyordu. Burada dikkat edin düşünülüyordu derken, bakkal Ahmet amca, kasap Ayhan değil, bildiğiniz kelli felli astronomlar ve bilim adamları bunu düşünüyordu. 

Bir diğer o döneme ait, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan genel kanı da Sabit Durum denilen görüştü. Bu görüşe göre evren ezelden beri vardı, sonsuza kadar da var olacaktı. Bir başlangıç ve bitiş düşünülmüyordu bu sisteme. Gerçi bu durum, günümüzde çok değişmiş olmasına rağmen temel anlamda doğrudur, fakat detayları düşünüldüğünden farklıdır. Onu yolda değineceğiz. Çünkü bu kısımda sorunlu bir kısım. Bildiğimiz evrenin bir başlangıcının olmasının, onun yaratılmış olduğunun sanılması gibi bir sorun var ona da gireceğiz. 

Artık yavaş yavaş klasik kozmoloji ve fiziğe girelim. Hazır konu Hubble abiye ve Steady State noktasına kadar geldi, o zaman büyük patlamanın keşfine doğru yürüyelim.

Önceden değindiğimiz gibi, sabit durum teorisi, evrenin şuan gördüğümüz yapılarının ezeli olduğu ve ebediyete kadar devam edeceği üzerine kuruluydu. Bu teori tabiki dünya ezelidir anlamına gelmiyordu ama sürekli devinim halinde olan yıldızlardan bahsediyordu. Yıldızlar bin doğup, bin ölüyor, fakat süreklilik arzediyordu. Bunun başlangıcı olmadığı düşünülüyordu.

Ayrıca bu teori ve anlayışa göre, evren sabitti. Sırf ebedilik anlamında değil, boyut olarak da sabitti. Ya ölçülebilir bir çapa sahip olarak sabit yada başlangıçtan beri sonsuz olmak üzere sabit. Parametreler ne olursa olsun, kütleçekimi ile bir araya gelmiş yıldız topluluklarının ezelden ebede, durumlarını koruyarak geldiklerini kabul eden bir anlayıştı.

Bu da aynı ilk yazıdaki Newton'ın kütle çekimi anlayışı gibi uzun süreler tartışmaya bile açılmayacak kadar herkesin hemfikir olduğu bir konuydu. Hatta en efsanevi olaylarından biri de Einstein'ın uzay zamanı ele alan denklerimde bile çıkan sonuçlar bu duruma karşı olduğu  için sonradan en büyük hatalarımdan biri diyeceği "kozmolojik sabit" adında bir ucube uydurmasıydı.

Bunu anlatma sebebim, Einstein gibi, olaylara bambaşka perspektifle bakabilen, bütün uzay zaman algımızı değiştirebilen birinin bile evrenin sabitliği ile ilgili şüphesi yoktu, varsa bile bunun aksi bir gözleme sahip değildi.

Tekrar dönecek olursak Hubble, şimdi adını Andromeda olarak bildiğimiz galaksiyi incelemeye başladığında, onun da aynı Samanyolu gibi içinde yüzmilyarlarca yıldız barındıran, bizden çok uzakta bulunan, bambaşka bir gökada olduğu farketti. Bu durum ciddi bir bilgiydi ve artık galaksi avını başlatmıştı. 

Önce dünyanın merkezde olmadığını anlayan, sonrasında yıldızların da aynı bizim güneşimiz gibi hatta bazılarının yüzlerce kat daha büyük olduklarını farkeden insanoğlu, bütün yıldızların bir arada bulunmadığını, aslında evrene darmadağın saçılmış öbekler halinde neredeyse sonsuza uzadığını görünce bir tokat daha yemiş, sarımsak ve haç görmüş vampir gibi sapıtmıştı.

Asıl amacı bu yeni bulunan gökadaları incelemek olan Hubble, bunlarla alakalı olarak garip bir durum farketmişti. Bu durum gözlemlediği her gökadada neredeyse hepsinde istisnasız olarak farkedilebiliyordu ve beklenen bişey değildi. Bu, o galaksilerden gelen ışığın tayfının sürekli olarak spekturumun kırmızı tarafına doğru kaymasıydı. Buna Doppler Etkisi denir.

Doppler etkisi denilen bu namussuzu aslında günlük hayatımızda bile hem deneyimler, hem de yaşarız. Yolun bir kenarında durduğunuzda uzaktan gelen arabanın sesi öncesinde tiz, giderek daha belirgin ve sert, yanınızdan geçip sizden uzaklaşmaya başladığında tekrar tizleşerek yok olur. Bunun sebebi ses dalgalarının kaynağından size doğru gelirken kısalması, sizden uzaklaşırken ise tekrar dalga boyunun uzamasıdır. Aşağıda gözünüzde canlandırmakla uğraşmayın diye basit bir çizimini koyuyorum.


Bu etki aynı şekilde ışık üzerinde de çalışır, çünkü ışık da aslında bir elektromanyetik dalgadır. Eğer bir cisim gözlemciye doğru yaklaşıyorsa, gözlemci cismin ışık tayfının maviye doğru kaydığını gözlemleyecektir. Tam tersi eğer cisim, gözlemciden uzaklaşıyorsa bu sefer de ışık tayfının kırmızı kısmına doğru meyledecektir. Farkedecektir derken ölçümlemekten bahsediyorum tabiki, yoksa sahilde beni beklerken ağaç olmuş Onur'un yanına giderken beni mavi bir ışık hüzmesi halinde görmeyecektir.

İşte Hubble abimiz, neredeyse gözlemlediği bütün gökadaların bizden uzaklaştığını ve bize olan uzaklıkları ile bağıntılı olarak hızlarının da arttığını gördüğünde "evreka" yani günümüz türkçesi ile "vaaaay amk" demiştir.

Bu bizim önceden sandığımız gibi evrenin sabit değil, giderek büyüyen, genişleyen canlı bir yapı olduğunun habercisiydi. Buradan basit bir soru akla geldi hemen, bir şey genişliyorsa o zaman daha dar veya daha ufak olduğu bir dönem olmalıydı. Yani bizim gözlemlediğimiz şu an ki halinden farklı bir evren. 

Bir patlamayı düşünün, başlangıçta önünüzde bir çanta ve bu çantanın içinde bir sürü taş olsun. İçindeki düzenek patladığında taşlar belirli hızlarda merkezden uzaklaşıp, gelişigüzel dağılacaklardır. Bunu uzaktan bir video ile kaydettiğimizi düşünelim şimdi. Patlama sona geldiğinde ve herşey durağanlaştığında, elimizdeki videoyu geri sarıp aslında etrafa dağılmış bu yapının tek bir çantanın içinden çıktığını görürüz.

Bu basit modeli evrene uyguladığımızda, tabi onu bir video kaydına alamadığımız için, birbirinden uzaklaşma hızlarının geriye sardırılması ile aşağı yukarı 13,8 milyar yıl önce tek bir noktadan ortaya çıktığını görürüz. Buna büyük patlama yani big bang diyoruz işte.

Aslında Big Bang lafı, astronom Fred Hoyle tarafından bir radyo programında, teori ile dalga geçmek için kullanılmıştı. Çünkü kendisi sıkı bir Steady State savunucusu olup, böyle bir başlangıç içeren evren modelinin doğru olamayacağını söylüyordu. Bununla dalga geçmek için de bunun ancak bir patlamaya benzetilebileceğini düşünerek bunu Büyük Patlama diye bir isim uydurup, farkında olmadan hala kabul gören bir teorinin isim babası olmuştur. Hayat böyle işte bu yazıyı okuyan birinin de inandığı gibi ne ile dalga geçer ve eleştirirsen o başına patlar.  

Bir küçük düzeltme yapmak istiyorum, daha doğrusu ilave, Hubble ile başladığımızdan dolayı Big Bang'e geçerken sanki bu Hubble'ın galaksilerdeki kırmızıya kaymayı görerek bu fikri ortaya attığı gibi bir izlenim oluştu tekrar okuyunca bende. Aslında evrenin sabit olmayıp, genişlediği fikri bu gözlemden kısa bir zaman önce matematikçi Aleksander Friedmann ve fizikçi Georges Lemaitre tarafından ortaya atılmıştı. Fakat ellerinde delil değil sadece matematiksel ve fiziksel çıkarımlar vardı. Yukarıdaki Hubble'ın gözlemi buna ilk somut kanıt olduğu için önemli bir olaydır.

Yukarıda anlattıklarım şuana kadar genel kabul görmüş olan durumdur. Fakat Big Bang'in ciddi sorunları da vardır. Burda uzun uzun anlatıp detaya boğmanın gereği yok. İlk halinden bu yana bayağı bir çok revizyona uğramıştır ve hala da uğramaktadır çünkü karşılaşılan problemlere cevap vermesi gerekmektedir. O yüzden önceki hatalarımızdan de ders çıkartarak Big Bang'in doğru olmadığını kabul etmemiz gerekli. O sadece daha iyisi gelene kadar elimizdeki açıklamadır hepsi bu. Hani bazen vasat, orta karar bir hatunla takılırsınız. Amacınız düzgün güzel bişey bulana kadar boşta kalmamaktır. Hiç öyle ağzınızı eğip bükmeyin, feministlere prim vereceğim veya kadın haklarını savunursam ortamdan bir iki hatun bağlarım diye de hayallere kapılmayın, bu olay vardır ve gerçektir. Heh işte bizim için de Big Bang daha iyisini bulana kadar takıldığımız hatundur sadece hepsi bu.

Hani geçtiğimiz aylarda, Temmuz'un ortasında herkesin ortak bir derdi vardı. "Çok sıcak amk esmiyor bile diye", aynı dert başlangıçta ilerde big bang olacak tekillikte de vardı maalesef ve bayağı da bir fazla olarak. Başlangıç çok sıcaktı, çünkü çok yoğundu, çünkü şuan gördüğünüz görmediğiniz, ne kadar madde varsa, tek bir noktada toplanmış, bir önceki yazıda bahsettiğimiz temel kuvvetler ya varlar ama onlara uyabilecek bir madde yok, yada yoklar onun yerine birleşik durumda bambaşka bir şekilde etki ediyorlardı.


Fakat ortam gerçekten sıcak ve yoğundu. Ortada bizim anladığımız manada uzay, madde olmadığı için bunlara bağlı olan ZAMAN da yok. O sebeple bu anın gerisi diye bişey yok. Bu soru çok sorulur Big Bang'den önce ne vardı. Big Bang'den önce, önce yoktu. Çünkü değişim yoktu, değişebilecek bişey yoktu, bu ikisi olmayınca da zaman yoktu haliyle. Ama yine de bişeyler vardı, vardı ki şuanda da var. Çünkü önemli yasalarımızdan biri der ki "Madde yoktan var olamaz, var olan madde de yok olamaz" bugün madde var ise hep vardı bu tartışılacak bişey değil, Big Bang bir yoktan varolma değil burayı iyi anlamamız lazım.


Big Bang sadece, hakkında bilgi sahibi olmadığımız ve belki de asla sahip olamayacağımız bu bildiğimiz anlamdaki madde ve enerji öncesi neyse o. Bir sürü tahminde bulunulabilir, zaten bulunuluyorda fakat burda da sazanlık yapmamamız gereken şey, bunların bilgi değil sadece spekülasyon olduğu gerçeği.


Yani kalkıp da National Geographic'de bir belgesel izleyip, big bang öncesinde aslında başka bir evren vardı, sonra ordan kırmızı başlık kızın ninesi gelip bişeyler yaptı falan gibi konu görürseniz izleyin, istifade edin, bir sürü bakış açısı kazanırsınız. Fakat şunu unutmayın bunu Hawking'de söylese, Kip Thorne da söylese farketmez bu sadece spekülasyon ve tahmindir, daha basit ifade ile uydurmadır. Bu konu hakkında bir bilgi yoktur ve belki de asla olmayacaktır.


He yani benle Kip bilmiyor, bi sen biliyosun değil mi?
Tipini siktiğimin sakallısı

Sıfır noktasından sonra olanları da "Planck Zamanı' öncesine kadar yine bilmiyoruz millet. Yukardaki yakışıklı bu konu hakkında da fikir beyan ederse yine ciddiye almıyoruz, gelmeden yolda konuştuğumuz gibi tamam mı?

Fakat planck zamanı sonrası dersen, heh o zaman yukardaki abiyi referans gösterin çok yanılmazsınız. Ordan sonrası bu abide. 

Diyeceksiniz ki, bilmeyenleriniz olabilir, planck zamanı nedir, bir de bunun uzunluğu var çünkü.

Bunlar kavramsal ölçüler olup, küsürü olmayan, daha kısa aralığı tanımlanamayacak birimlerdir. Örneğin planck uzunluğu 10−35 metreye tekamül eder. Yani bu bayağı küçüktür hatta küçük kelimesi anlamsızlaşır. Şöyle düşünürsek daha makul tarif etmiş oluruz bu uzunluk, protonun (hani şu atom çekirdeğindeki) 100,000,000,000,000,000,000/1 dir.

Planck zamanı ise, 10−43 saniyedir. Bundan daha küçük bir zaman ne teorik olarak bişey ifade eder ne de pratikte ölçülebilir. Hatta ve hatta şuan ölçebildiğimiz zamanlar bunlardan milyarlarca kat uzun sürelerdir en hassas cihazlarla bile.

Bu andan sonrasını, yani planck zamanından sonrasını ise fizikçiler adım adım anlatırlar. Tabiki bu bir öngörü şeklindedir fakat olmuş olabileceklere çok iyi ışık tutmaktadır. Önce bir görsel ile Büyük Patlama nedir ne değildir bir görelim.



Bu görsel bizim için başlangıçtan bu zamana kadar olan evrenin gelişimini dönemlere ayırarak gösterir.

İlk başlangıç aşamasına kuantum kozmolojisi veya ona benzer bir isim verilir. Üstteki görselde bu aşamayı Quantum Fluctutations yani kuantum dalgalanmaları olarak adlandırmışlar. Bu aşamada herşey planck birimleri halindedir. Planck ısısı, planck uzunluğu, planck böreği, planck aile salonu şeklinde. Bunlara planck denmesinin temel geyiği bunların hiçbiri ölçülebilir ve anlaşılabilir şeyler değildir. Bu dönem hakkında anlatılanlar işte yukarıda Hawking"i kızdırdığım şekilde spekülasyondur. Umarım bir gün gerçekten bu konuda bilgimiz olur.

Bir sonraki adım ise yeni doğmuş evrenimiz için, enflasyon yani şişme dönemidir. Bu dönem standart big bang üzerine sonradan yamanmış yeni bilgilerden biridir. Bunun neden yamandığının sebebi ise şudur. Başlangıçtaki, yani üst maddedeki kuantum dalgalanması sonrası evren oluştuğunda sonradan gözlemleyeceğimiz şekilde homojen olmasını gerektiren bir durum yoktu. Bu homojenikliğe bişey sebep olmuş ve enerjinin yayılımını desteklemiş olması gerekiyordu. Bu sebeple hemen daha başlangıcında güzelce bir şişip, rahatlaması lazımdı. İşte bu ilaveye bu yüzden ihtiyaç duyuldu. Ama ilave dedik diye uydurma bişey gibi algılamayın kozmik arkaplan denilen haritalandırma tamamlandığında zaten tartışılacak bişeyi de kalmadı.

Büyük birleşik dönem denilen döneme geldik. Bu dönemde özellikle balkanlarda çok büyük krallıklar kurulmuş, antlaşmalar imzalanmıştır. Yok lan atlama hemen öyle bişey yok. Hala ortam çok sıcak akıl alır gibi değil, daha kuantum dalgalanmasından şunun şurasında kaç planck zamanı geçmiş ki? Bu dönemde daha nükleer kuvvetler zayıf, güçlü diye ayrışmamış, yavaş yavaş bizim ilerde baryonik madde diyeceğimiz maddenin temelleri atılmaya başlanmış, bir iki olay daha olmuştur.

Bundan sonra saniye saniye gitmenin çok bir anlamı yok deli sikmedi bizi de. Baryonik madde dediğimiz yani şuan evrende gözlemlediğimiz madde oluşmuş, Madde - anti madde savaşları patlak vermiş, temel kuvvetler artık güçlerini gösterebilecekleri bir maddeye sahip olmuş, evren giderek soğumuş, ama sırf bana karşı değil yani genele karşı bir soğumuş, yolda ışık artık kütle çekiminden kurtulmuş ve "Tanrı ışık olsun" dedi mevzusu patlak vermiştir.

Yüzbinlerce yıl sonra karanlık çağlar artık geride kalmış, ilk yıldızlar oluşmaya başlamıştır. yavaş yavaş galaksiler falan derken günümüze gelmiştir.

Yukarıda hiç girmediğimiz bir konu da karanlık madde, karanlık enerji ikilisidir. Bütün evrenin %96 sını ne olduğunu bile bilmediğimiz sadece hakkında acabalar ile atıp tuttuğumuz bu ikisi oluşturur. bizim o devasa boyutlarıyla gördüğümüz yıldızlar, nebulalar galaksiler ise sadece kalan %4 tür. Bu da başka dediğim gibi eğer senin kafanı allak bullak etmiyorsa, keyfini kaçırmıyorsa kendinde bir sıkıntı aramaya başlasan iyi olur çünkü var demektir.

Bu kadar evrenden bahsedip de popüler konulara kısa kısa atıf yapmamak da olmaz hani.

Belki de uzay denilince, evren denilince ilk akla gelen soru; Evrende yalnız mıyız?

Buna eğer baştan beri gelen delillere dayalı, araştırmacı gazeteci üslubumuzu bozmadan cevap vermemiz gerekirse eğer evet. Şu ana kadar dünya dışında herhangi bir canlı keşfedilmiş değildir. Eğer keşfedilmiş ama bize sunulmamışsa bile bizim şimdiki bilgimiz dahilinde bu soruya verebilecek başka bir cevabımız maalesef yoktur.

Peki, kanıtlara dayalı konuşmazsak. İlla böyle yapmak zorunda değiliz yukarıda da belirttiğimiz gibi bazen bilim insanları bile spekülasyon yaparken benim gibi hiçbir ciddiyeti olmayan adamın da bunu yapmaya hakkı tabiki vardır.

Geçen okuduğum bir yazıda aşağı yukarı bizim güneşimiz gibi yıldızlardan galaksimizde oldukça bol olduğunu söylüyordu. Yine aynı yazıda, Kepler teleskobundan ögrendiğimize göre bu yıldızların %22 sinde gezegen sistemi olduğundan bahsediyordu. Çok detay ve rakamları hatırlamıyorum. Yukardaki %22 NASA açıklamasıdır, götümden uydurmadım yani. Fakat bahsedilenin sonunda ortaya çıkan rakam şuydu.

Bizim galaksimiz içerisinde, üzerinde yaşam barındırabilecek şekilde kayalık, yıldızına doğru uzaklıkta (goldilocks bölgesi) 10 ila 22 milyar arası gezegen olduğu tahmin edilmekteymiş. Bakın bu evrendeki sayı falan değil, sadece bizim galaksimizdeki, dünya benzeri gezegen sayısıdır. Goldilocks mevzusunun neyi anlattığını aşağıda gösterelim.

Temsili (götümden uydurulmuş) yaşama elverişli karasal gezegen anlatımı

Yukarıdaki görselden de anlayacağınız üzere, gezegenlerin yörüngelerinin suyun sıvı halde olmasına izin vereceği iklim koşullarına sahip olabilmesine şans veren bir mesafeyi tanımlar bu. Tabiki burda olmak demek otomatikman yaşama sahip olmak demek değildir. Jupiter ve Neptün de bu bölgede olabilirdi fakat yaşamın oluşabilmesi için bir yüzeye bile sahip değillerdir,

Keza Merkür gibi veya Pluton gibi gezegenlerde bu aralıkta bulunabilirlerdi. Ayrıca evet amk Pluton benim gözümde hala gezegendir, ben çocukken bizim sistemimiz 8 değil 9 gezegenliydi. 3-5 tane astronom bir araya gelip, götünden yeni bir gezegen tanımı uydurdu diye ben bunu kabul etmek zorunda da değilim ayrıca. O zaman ben de Neptun'ü devre dışı bırakacak bir tanımlama bulayım oh ne güzel dünya be. Aranızda Pluton gezegen değildir diyen varsa derhal bu blogu terketsin bana belasını siktirmesin gece gece. Neyse sakinleştim biraz. Heh bu gezegenler de bu bölgede olabilirlerdi ama yine yaşama ev sahipliği yapamayabilirlerdi çünkü çok küçük oldukları için merkezlerindeki eriyik çekirdek erken soğuyacağından büyük ihtimalle önce manyetik kalkanını, sonrasında da yüklü parçacıkların saldırısı ile atmosferini kaybedeceklerdir. Bu da üzerinde gelişme gösterdiği ise bile canlılığın sonu olacaktır diyebiliriz.

Tek sorun bu da değildir. Gezegenin kararlı bir yörüngesi olmayabilir. Bir çift yıldızlı sistemde çok fazla radyasyona maruz kalabilir, yakınlarda gerçekleşen bir supernova tarafından belası sikilebilir... Bu liste uzar da uzar gider. 
Fakat bazen herşey olması gerektiği gibi olur. Malum bu galakside bile on milyarlarca ihtimal var ve bu şekilde yüzmilyarlarca galaksi. Hatta o kadar uzağa gitmeye de gerek yok, üzerinde yaşadığımız dünya tam da bütün bu ihtimallerin hepsinin doğru olarak gerçekleştiği bir gezegendir.

Hatta bazen bunların gerçekleşmesi için goldilocks bölgesine bile ihtiyaç yoktur. Bizim sistemimizde bile Jupiter gibi bu alanın çok çok uzağındaki bir gaz devinin aylarının çok hareketli olduğu gözlenlenmiştir. Buralarda da yaşam oluşabilir hatta Europa'da ciddi ciddi yaşam olduğu ve bir iç okyanusa sahip olduğu düşünülmektedir.

Bütün bunlara baktığımızda, bana sorarsanız olmamasının da imkanı yoktur. Rahatlıkla diyebiliriz ki evrendeki tek canlı formunun biz dünyalılar olması mümkün değildir. Sadece henüz bulamadık hepsi bu.

Ama evrende yalnız mıyız sorusunu biliyorum ki kimse bakteriyel veya farklı formlarda yaşamları merak ettiğinden dolayı sormuyor kendine akademisyenler harici. Bu sorunun altında yatan temel istek, bizim gibi zeki yaşam formlarının olup olmadığı merakıdır.

Üstteki ihtimallere göre bu da olabilir fakat bunun çok yaygın olması açıkçası beklenebilecek bişey değildir. Dünya gibi türlerin fink attığı, 5 büyük kitlesel yokoluştan çıkmış gezegende bile bizim istediğimiz zeki yaşam yalnızca 1 kez gerçekleşmiştir ki bu bile rastlantı sonucu olmuş ve yine rastlantı sonucu varlığını devam ettirebilmiştir.

Evrende tek zeki yaşam formu olduğumuzu buna rağmen iddia etmek bir miktar saçmalıktır. Büyük ihtimalle bizden ileri, bizden geri olmak üzere başka benzer zekalarda var olmuştur, şuanda da vardır, biz gittikten sonra da var olacaklardır. Ama ben açıkçası kanıtlara bakarak bunun seyrek olabileceğini düşünüyorum. Belki ortalama galaksi başına 100.000-1.000.000 tane gibi.

Aranızdan ne oluyor la amk, sade bizim galakside bile 1.000.000 zeki yaşam varsa bu nasıl seyrek dediğinizi duyar gibiyim. Fakat 400 milyar yıldız ve trilyonlarca gezegen, devasa boşluk düşünüldüğünde 1 milyon çok komik bir rakamdır ve ortalama olarak her 400 bin yıldızda bir yaşam formu eder. İlk yazıdan hatırlayanlar hatırlar hiç ışıksız bir gökyüzünde bile o gördüğünüz kum gibi yıldızlar yalnızca 3000 civarıydı. Yani bayağı seyrekmiş değil mi amk atlamada önce bir dinle.

Bu kadar anlatımdan sonra hepinizin derdini ben biliyorum. Mayıştan haber ver diyen orta anadolu esnafı gibi, ufo dan haber ver diyeceksiniz. Aha aşağıda ufo;

20. yüzyılın başlarında Göksu Dere'si mesire yerinde çekilmiş Osmanlı Dönemi'ne ait bir ufo

Yukardaki şekilde, benzer cisimlerle dünyanın dış uzaydan ziyaret edildiğini düşünen arkadaşlar önce bir el kaldırsın. Pelinsu, kızım kaldır sende, fırça yiyeceğini anladığından düşünebiliyormuş gibi yapma, senin bu yukardaki boka inandığını biliyorum sikme bizi kaldır o elini.

İlk olarak yukardaki fotoğraf zaten yalan olduğu bilinen 70'lere ait bir fotoğraftır, şimdilerde daha iyilerini de yapıyorlar gerçi ama önemli değil. Böyle bişey yok beyler şunu bir aklınızdan çıkarın. Biliyorum size göre ufolara inanmıyorsam cahil, yobaz, geri kafalı bir herifimdir fakat siktiret sen şimdi işin o kısmını biraz mantıklı düşün.

Olm bu adamların veya neyse onlar amacı ne? Neden buraya gelip ışıklar saçıp, yalnızca çoğu zaman birkaç saniye görünüp giderler? Nereye giderler? Böyle salakça şey olur mu? Şimdi Haktan Akdoğan gibileri kalkıp foton der, konvansiyonel teknoloji der, bakınız NASA'nın emekli astronotu Haydar Çelik ile görüştük der falan ama siz anlatılanları değil kendi mantığınızı kullanın.

Bu adamlar geldiklerini bütün hükümetlerin bildiklerini fakat bizden sakladıklarını söylüyorlar ortak olarak. Şu ABD deki 51 bölge mevzusu gibi. E peki madem öğrenmeni istemiyorlar sen nasıl bu görüntüleri derleyip internet sitesi kurdun, onların tekelinde olan TV kanallarına çıktın da bunu ifşa ediyorsun? İlk kurduğun cümle ile bu cümlenin arasındaki derin çelişkinin farkında mısın? Bu A Haber'e çıkıp AKP eleştirmek gibi bişeydir yani pratikte mümkün değildir.

Diyelim ki sen bu boku bir şekilde başardın, senin de derin bağlantıların var diyelim ki. Peki bu arkadaşlar neden onca yolu gelip, birkaç saniye veya dakika görünüp kaybolurlar. Diyeceksin ki işte aslında 51 bölgeye inip falan tamam kes uzatma. Öyle de olsa, benim dediğim gibi de olsa söylediğinin bir manası yok çünkü bahsettiğimiz bizden binlerce belki milyonlarca yıl ileride bir uygarlık. Sen götü boklu aya bile dünyanın parasını harcayıp, derme çatma giderken, adam Taksim'de karı kovalayan beyaz şahin gibi bir geliyor bir gidiyor. 

Bunu utanmadan sana göre yüzyıllardır yapıyor ama hala gizli!!! Peki neden gizli olduklarını sorsak bu arkadaşlar bu sefer de bize müdahale etmek istemiyorlar, yalnızca gözlemliyorlar, biz hazır olmadığımız için kendilerini ifşa etmiyorlar geyiğine bağlayacaklardır. E madem amaçları bu, bu kadar da ileri teknolojileri var e peki nasıl oluyor da böyle angutça her hafta youtube videosu olarak ifşa oluyorlar?

Bu konu uzar gider taşaksızlar boşverelim artık saat de hayli geç oldu. Ufolar vardır fakat onlar bizim sandığımız gibi diğer yıldızlardan gelen ziyaretçiler değil, haberimiz olmadan döndürülen bir takım askeri projeler, deneysel hava taşıtları, az rastlanan doğa olayları ve bazı mallar bilmediği için uydu, venüs gibi objelerdir hepsi bu.

Buradan kapanışı yapmadan önce Pelinsu'ya bağlanmak istiyorum söz sende Pelinsu.

- Ufff snne be slk, Ufolar var bi kerem taaam mı. Sadece sen inanmıyorsun, benim Bodrum'dan tanıştığım Berk'de ufo görmüş anladın mı?

Anladım Pelinsu anladım, ben senin o ağzını sikeyim emi. 

Neyse ben kaçtım millet sonra görüşürüz yine.






















13 Kasım 2015 Cuma

Öküzün boynuzunda Dünya

Selam taşaksızlar;

Biraz da şu biyolojiden, psikolojiden kurtulup, onun yerine astronomi ve fiziğe yelken açalım istedim. İşin özüne baktığınız belki de bilim denilen herze bu noktadan başlamıştır.

Kafamızı kaldırıp yıldızlara bakınca, onların ne olduklarını bilmediğimiz dönemlerde bir sürü isimler, anlamlar yükledik. Bazı zamanlar korktuk, bazı zamanlar ilah edindik. Fakat belki de en çok merak ettik. Bugün hala büyüleyici olmalarına rağmen, bizim uydurduğumuz anlamlardan hiçbiri olmadıklarını biliyoruz.  Ama hala yıldız kayınca dilek tutan sığırlar hayatta, hala doğduğu güne göre huya sahip olduğunu zanneden, o at ağzını siktiğiminin Pelinsu'su bu dünyada yaşıyor, varın hesabını siz yapın amına koyyim. Astroloji denen bokun saçmalıklarına da sonradan değineceğiz ama "yükselenimiz uyumlu değil, Polatcan ayrılalım" diye ilişki bitiren göt laleleri tanıdığım için (benim değil olm, bir arkadaşımın sevgilisiydi, bana niye bakıyonuz hemen amk?) bu konuda biraz öfkelenebiliyorum.

Sakinleşip konumuza dönersek eğer, diğer herşey fizik ve kozmoloji karşısında, sadece teferruattan öteye geçemiyor bile. Biyoloji canlılığı, hatta daha da doğrusu dünyadaki mevcut durumdaki canlılığı inceleyebilir fakat yaşadığımız evren canlılık gibi karmaşık moleküllere izin vermeseydi hiçbir anlamı olmayacaktı.

Tıb, kimya, biyoloji .... Aklınıza gelebilecek bütün branşlar fiziğin alt kollarından başka bişey değildir. Fizik ise tabiatın çalışma prensibidir. Kendine has bizim üzerinde tartıştığımız, yasa dediğimiz davranışlarının adıdır. 

Tabiat, Evren, Cosmos, Bağcılar. Adına ne derseniz deyin, o ne kimilerinin söylediği gibi kendisini matematikle anlatır, ne bazılarının söylediği gibi kaos veya düzenden sorumludur.

O yalnızca kendisidir. Davranması gerektiği şekilde davranır, biz onun davranışlarını kendimiz anlayabilelim, anladıklarımızı da kendimiz gibi düşünebilen diğer canlılara ifade edebilelim diye şablonlar, formüller ve denklemler uydururuz. Kavramlar, teoriler üretiriz, onun bunlarla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Neredeyse sebebini bilemeyeceğimiz bir şekilde vardır ve süreklidir.

Birazdan sırayla konulara dalacağız zaten, Büyük Patlamadan, Einstein-Rosen köprülerine, nötron yıldızlarından, supernovalara, bir zamanların güzel İstanbul'undan, buram buram Anadolu'nun saklı kalmış köşelerine yolculuk edeceğiz.

Başlangıcından bu yana, gözlemleyebildiğimiz ve gözlemleyemediğimiz Evren'in hikayesinin yanı sıra, bu hikayeyi öğrenmemize katkı sağlayan kişilerin başarılarına da değineceğiz. Gerçi son cümle sikindirik TRT belgesel kuşağındaki, 90'ların dandik sanat belgesellerine giriş cümlesi gibi oldu ama, işin özünde biz tavşan deliğinden içeri bayağı bir dalıp, tabiatın kıçını kendi üslubumuzla parmaklayacağız.

Öyle ağdalı cümleler, kimsenin hiçbiryerde duyamayacağı son dakika dedikoduları, Hawking'den flaş açıklama "İç çamaşırı giymiyorum.!" şeklinde değil, standart üslubumuz olan, Esenler Oto Sanayi Sitesi'ndeki öğle paydosunda arkadaşlarına, Amerika'nın ülkemizin geleceği üzerinde oynadığı oyunlardan ve gelişen Çin'in Avrupa'lı yatırımcıyı nasıl zarara uğrattığını anlatan Sezai usta kıvraklığı ve uyanıklığında tespitlerle, yaşadığımız evreni sarıp sarmalayıp, metrobüsün en kalabalık saatinde özel olarak abonman almış fortçular gibi tabiata kerkineceğiz.

Çoğu zaman kronolojik bir anlatım sırası izleyecek olmamıza rağmen, aklımıza geldiğinde bazı durumlarda 3-5 milyar yıl ileri geri gider geliriz yani ona da çok takılmayın. Burda önemli olan çağrışım, aklımıza gelenler, merak ettiklerimiz.

Evren deyince ne anladığımız önemli aslında. Genelde kafamızı kaldırdığımızda, özellikle gece gökyüzüne, şehirdeki ışıklardan fırsat kalırsa 10-20, daha bakir bir ışıksız alanda isek aşağı yukarı 3000 ve üzeri yıldız görebiliriz. Tam sayısı da vardır belki ama net bişey söylemek gereksiz olur.

Çok gibi görülen bu yıldız sayısı aslında hiçbir halt değildir, zira daha kendimizin bulunduğu Samanyolu Galaksi'sinde bile 200 ila 400 milyar arası yıldız olduğu düşünülmektedir. Bizim görebildiğimiz alan ise genişliği 100.000 ışıkyılı olan bu galaksideki çok çok küçük bir alandır. Aha aşağıda galaksinin bir görünümü, ordaki kırmızı alan içinde kalan bölüm, açık bir gecede görebileceğin yıldızların tamamı. Tamamı dediysek de hemen atlamayın bizim görebileceğimiz ebat ve parlaklıklardaki yıldızların tamamı, yoksa daha orada ne göremediğimiz kızıl cüceler var anlatsam aklınız durur. 




Komik değil mi? Ne kadar büyük dediğimiz o uçsuz bucaksız gece göğü aslında bir sikim değil kendi galaksimiz içerisinde bile. 

Kendi galaksimiz ise görülebilen evren içinde bundan bile komik durumda kalıyor. 



Her sarı nokta, ki biz burda nokta bile göremiyoruz amk, örümcek ağı gibi sarmalanmış bir yapı şeklinde görülüyor sadece, işte o görebilmek için bile resmin çok çok yüksek çözünürlükte büyütülmesi gereken sarı noktalardan her biri aynı bizim Samanyolu gibi, içinde milyarlarca yıldız barındıran birer galaksi.

Tabi yanlış anlaşılma olmasın, yukarıdaki görüntü bile bütün evreni değil, sadece gözlenebilen evreni simüle ediyor. Gözlemlenebilen evrenin çapı ise 93 milyar ışık yılıdır. Toplam boyutları ile ilgili spekülasyon ve hesaplamalar vardır fakat bunlara girmemize gerek yok.

Tane tane mevzuya girmeden önce böyle bir giriş yapma sebebim, biraz konuyu bilmeyenlerin kafasında konunun ne olduğunun canlanması içindi. 

Bu yaz veya daha önceki yazlarda, tatile gidenleriniz bilir, hayır arkadaşım yan şezlongda kesip, akşam barda götürmeyi planladığın slav ırkından olan hatunu demiyorum, güneşlendiğiniz şezlongunuzun altındaki incecik kumlardan bahsediyorum. Bütün bir kumsal boyunca devam eden, her koyda, denizin altında, senin bulunmadığın güzide tatil cenneti Akdeniz'in bütün kumsallarında, Karayiplerde, Maldivlerde, Büyük Sahra'da, Gobi Çölü'nde aklına gelebilecek  her yerdeki o kum tanelerinden bahsediyorum. Şimdi bu tanelerin miktarını düşünmeye çalış, düşündün mü? Yarrak düşündün, uydurma bana hiç düşündüm diye. Böyle bir miktarı senin benim kafamız almaz, çokun da ötesi der geçeriz. İşte o yukarda gördüğün sarı hatlarla birbirine bağlanmış galaksilerin toplamında, o kum tanelerinden daha bile fazla yıldız var. Bunların yörüngelerinde olabilecek gezegen, onların yörüngelerinde olabilecek uyduları falan saymıyorum bile. O sebeple "banane amk yıldızından, gezegeninden" deme düzgün düzgün oku mevzuyu,siktirtme belanı bana. Buna şaşırmıyorsan kafanda bir sıkıntı var demektir senin.

Evrenin boyutları akıl alır gibi değildir, gerçi senin zaten o sikindirik aklın daha lise matematiğini bile alamaz o ayrı konu ama bu cidden kimse için akıl alacak bir miktar değildir.

O sebeple yavaş yavaş, arkadan beline sarılıp, boynuna küçük bir öpücük kondurarak, ilk anından, bebeklik dönemine, ilk adımlarından, ilk kez baba demesine doğru evreni okumaya başlayalım. Okumaya diyorum çünkü ben yazmadım amk neler olup bittiğini ben de sizin gibi bir şekilde farklı farklı kaynaklardan okudum, ortak olarak bahsettikleri kabul gören mevzuları da burda çayımızı demledik okuyacağız işte. Gerçi ben şarap içiyorum ama siz demlediğim çaya takılın.

Bizim şimdi okuduklarımıza bundan 20-30 sene sonra kıçlarıyla gülen insanlar olabilir bu mümkün, Galileo abimiz ki ilerde adını andığımız başka konular da olacak, dünyanın döndüğünden bahsettiğinde herkes dönmediği konusunda bayağı emindi. Bizim şu anki eminliğimiz belki bir tık fazla olmakla birlikte, çok da farklı denemez. Sürekli olarak göt olmaya hazır bekliyoruz bakalım neleri yanlış anladık diye.

Öncelikle insan için gökyüzü, sırf güzelliği ile çekici değil, hayatta kalması için de gerekliydi ilk zamanlar. Yıldızlar, güneş ve ay gibi hareketleri gözlemlenebilir, döngüleri takip edilebilir sabitler sonradan saat, gün, ay, yıl gibi hayatımızı kolaylaştıracak işlevlere bürüneceklerdi.

Mevsimleri anlayabilmek tarım yapmaya başlayan ilk insanlar için ekilecek doğru zamanı bulmak demekti. Mevsimleri anlayabilmek, göç ve av zamanlarını, hangi besinlerin ne zaman nerede bulunacağını anlayabilmek demekti. Bunu yapabilmemizin tek yolu da üzerimizde dönen feleklerin dilini okumayı öğrenmekten geçiyordu.

Onların bu kesin ve şaşmaz hareketleri, tabiatın da bu döngülere uygun hareket etmesi, daha sonra göklerden ilham almış kabile dinlerine, oradan da günümüzde devam eden göksel kurumsal dinlere uzanan yolu açacaktı. Fakat biz bu konuda dinsel öğeleri olabildiğince dışlayarak salt olarak tepemizde olup biteni anlamaya çalışacağız

İlk zamanlarda, bazı önde giden medeniyetleri, zamanından fazla ileri olduğu için gülünç denilip geçilen orjinal fikirleri saymazsak eğer ortaçağ dönemine kadar aşağı yukarı insanlar için evren şöyle bir görünümdeydi.



Tabloda görülen ve anlatılan tam olarak olmasa da, ilk astronomi fikirleri, güneş, ay ve yıldızlardan oluşan, dünyayı saran bir kabuk ve bu kabuğun dışında bulunan ilahi bölgeler şeklindeydi.

Evrenin merkezi ve büyük bölümünü yeryüzü işgal ediyordu. Bütün mitoslarda da öncelikle yeryüzünün yaradılışı ve sonrasında göklerin düzenlenmesi konu alınmıştır.

Bakın taşaksızlar, insan haklı olarak gördüğünü gördüğü gibi yorumlar. Bu yukardaki düşünceye gülüyor olabilirsiniz fakat gözlemledikleri ile uyumluydu. İnsan sağduyusuna karşılık geliyordu. Kimse üzerinde sabit olarak durduğu koca dağların hareket halinde olduğunu ve bütün bu gördüklerinin de bir boşlukta asılı durduğunu bir anda kavrayamaz. 

Şimdi sizin o kaknem ağzınız her boku çok bildiği için ayrık duruyor olabilir ama bunlardan hiç bahsedilmediği ve kimsenin bilmediği bir yerde böyle düşünceleri yıkabilmek için de altı okka taşak gerekir unutmayın.

Kaçınız bundan 30-40 yıl, kütleçekiminin varlığını biliyor diye, olası karadelikleri tahmin edebilirdi? Bu işler böyledir, ara sıra hasta ruhlu manyağın biri çıkar, aynısını söyleyen milyonlara meydan okur, bambaşka bir fikirle gelir. Ama ne ben böyle biriyim ne de bu yazıyı okuyan sen.

Ama bunlardan bazıları da senin benim gibi bu memleketin evlatları, isimleri Ahmet, Mehmet olmasa bile aynı coğrafyanın çocukları.

Miletli Thales ve öğrencisi Anaksimandros'dan bahsediyorum. Bilimin, tabiat algısının bugünki gibi olmadığı bin yıllar öncesinde bu iki kişi, bambaşka bir bakış açısı geliştirmeye ilk yeltenenlerdendir. Belki ilk değildirler, fakat bizim adlarını zikretmemize sebep olan sorgulama metodunun nasıl başladığını anlama açısından güzel bir hikayeleri vardır.  

Bu vesile ile selam etmiş olalım, Celal hoca bu iki arkadaşı çok keyifli anlatır. Gerçi Celal hoca bana kırmızı başlıklı kızı anlatsa yine öyle dinlerim ama neyse.

Bu iki arkadaş ve muallim, talebe ikilisi daha önce akla hiç gelmeyen ama basit bir noktaya değinmişlerdir. Yazının da başlığındaki gibi "Dünya nerede duruyor?"

Bakmayın bu soru önemlidir çünkü insanın gözlemlediği herşey tabiatta birşeyden destek ve temel alır, havada duran bişey yoktur. Fakat her seferinde bişeyi sabitleyebilmek için alta eklenen yeni fenomen, olayı bir sonsuzluk döngüsüne sokar. Anaksimandros basit bir kestirme ile bunu Dünyanın boşlukta durduğu şeklinde açıklamıştır.

Şimdi bize çok olağan gelen bu düşünce, o sırada akıl alabilecek veya gözlemlenebilecek bişey değildir fakat insan zekasının artık insan sağduyusunu aşabilecek kavramları geliştirebildiğini göstermesi açısından mükemmeldir.

Sonralarda Aristo'nunki gibi dünya merkezli teoriler genel kabul görmüş, o sırada çıplak gözle gözlemlenebilen, arka plan yıldızlarından bağımsız olarak gökyüzünde günden güne hareket eden bir takım cisimlerle birlikte ki biz onlara gezmeyi sevdiklerinden dolayı gezegen diyoruz, küçük ve basit bir evren modeli oluşturulmuştur. Aşağıda dünya merkezli bu modelde yukarıda anlattığım mevzuyu görsel olarak da görebilirsiniz.






Bu belki de evren ile ilgili en uzun süre doğru kabul edilmiş yaklaşımdır. Bizim şu anki evren modelimiz bunun yarı yaşına bile erişememiştir. Hatalıdır tabiki ama yine de güzel bir anlatımdır. O sıralarda kimsenin aya gitmekle ilgilenmediğini düşünürsek, hatalı olmasını da kimse siklememiştir, pratikte bir sorun teşkil etmemiştir.

Aynı şekilde yine bu toprakların çocuğu olan Sisam'da doğmuş Aristarkus adında, cengaver, civanmert, babayiğit bir abimiz bundan da iyisini aslında bize vermiştir. Fakat yukarıda dünyayı boşlukta durdurabilecek kadar insan sağduyusunu aşmış fikirlerimiz, maalesef iş egoya gelince, dünyaya gelince, partinin merkezi olup, en kral hatunu götürmek dururken, partinin esas çocuğunun yancılarından biri olmayı kabul etmediği için kabul görmemiştir.

Aristarkus'un evren modelinde dünya pistin ortasındaki John Travolta değil, hemen sağ açığındaki gereksiz kişidir. Pistin ortasında ise figürleri ile genç kızların kalbini kazanan ve gözlerini kamaştıran güneş vardır.








Bizim bu Aristarkus modelini kabul etmemiz 2000 yıla yakın zaman alacaktı maalesef.

Fakat daha sonra, çok çok sonra, 16. yüzyıldan itibaren, bilginin birikimi, gözlem yapmaya yarayan optiklerin geliştirilmesi ile birlikte herşey çok çok hızlı bir şekilde değişmek üzereydi.

Artık gözlem yapılabilmesi ve beraberinde, Avrupa için konuşursak eğer, kilisenin gücünü kaybetmesi, keşiflerin hızlanmasına yol açtı. Hala güçlüydü tabi Bruno'nun başına gelenler, Galileo'ya yapılanlar zaten bilinen şeylerdir fakat artık durdurulmaları imkansız hale gelmek üzereydi. 

Martin Luther ile uğraşmak zorunda kalan, matbaanın yaygınlaşması ile bilgilerin akışını durdurması mümkün olmayan otorite, binlerce yıldır mutlak doğru kabul edilen, hatta kutsal kitapla desteklendiği söylenen eskimiş olan bu görüşün de çöküşünü durduramayacaktı. Hatta ismi zikredilen bu abilerin yüzyıllar sonra bile olsa onurunu teslim etmek zorunda kalacaktı.

Önceleri hayatta kalabilmek için başladığımız bu gözlemleme sevdamız, toplumun da büyüyüp dallanıp budaklanması, baba parası ile geçinen Galileo gibi ipsiz sapsız şarapçıların da bol bol meraktan keyfi gözlem yapmasına olanak tanıdı. Artık hayatta kalmak, tarım yapmak veya avlanmak için değil yalnızca öğrenmek için kafamızı yukarı kaldırmaya başlamıştık ve bu birçok şeye farklı bakmamıza neden olacaktı.


Yeni Bakış Açımız


Bu olaylara yakın bir dönemde, çeyrek yüzyıl kadar sonra, Avrupa'nın biraz dışında, Güngören meydanına yakın bir yerde Woolsthorpe'da, daha sonra kendisine lise yıllarımız boyunca çok küfür edeceğimiz, hepimizin tiksindiği, tipi de bir boka benzemeyen, ondüla saçlı Isaac Newton denilen biri dünyaya teşrif etti. 


Woolsthorpe Anadolu Meslek Lisesi Torna Tesviye Bölümü'den
mezun olurken Zümrüt'te çektirdiği bir fotoğrafı
Kasım 1687


Brezilya'dan getirilen yetenekli orta saha oyuncusu gibi bu abi fizik, matematik, kozmolji, felsefe, ilahiyat, resim, heykel, talk show, fotoğraf ve bir sürü adını zikredemeyeceğimiz dalda kafa yordu, eser verdi, buluş yaptı, ödül aldı.

Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica, yani Doğa felsefesinin Matematiksel İlkeleri adlı kitabının ilk bölümünde, Galileo ve adını bu yazıda ilk kez duyacağınız, fakat hurriyet.com.tr de her gün yeni bir gezegen keşfeden teleskoptan hatırlayacağınız Kepler'in anlattıklarının çok güzel matematik izahlarını yapmıştır. Gerçi ben söyleyenlerin yalancısıyım o kadar matematiğim yok kontrol edeyim, ben en fazla limit sonsuza giderken, sabah kalkıp dükkana gidiyorum olayım budur.

Fakat biz Newton'ı en fazla kafasına düşen elma ile farkettiği kütle çekimi ile biliriz. Nasıl bu memlekette Aziz Nesin dedin mi ilk akla gelen "Türk milletinin yarısı aptaldır" lafı ise, Newton dediniz mi akan sular kütleçekimi ile durur. İlginçtir ki 4 temel kuvvetten ilk uyandığımız kuvvet olmasına rağmen, tek ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadığımız kuvvet de budur.

Tabi bu abi kütleçekimini bulup, ortamlarda iyi bir hava yaptıktan sonra insanlar bunu Kepler'in bahsettiği yörüngelere de uyarladılar. Uyarlamasalar ayıp olurdu zaten. Faakkkaaaat ki kader ağlarını örmek üzereydi. Bu sistem Merkür'ün perihelionuna uygulandığında, yaptığı klip Justin Timberlake'den çalınmış olduğu anlaşılan Serdar Ortaç pozisyonuna düştü. Bunu kurtarmak için neler uyduruldu neler, ekstra gezegen ilavesi mi istersin, bir sürü olay. 

Tabi buradaki asıl sıkıntılı durum, aslında Newton abinin yanılmasıdır. Bunu kabul etmemiz de nerden baksan 300 sene alacaktır hacı. İnsanlar öyle doğru kabul ettiği şeylerden bir anda vazgeçemezler bu tabiata aykırı. Şimdi biz mesela ilkokuldan beri dünyanın yuvarlak olduğunu öğrendik, gerçi elimizde uydu görüntüleri, Apollo ve Gemini gibi programlardan bir sürü video var ama şöyle düşünün. Kalıp dediler ki o fotolar videolar yalandı. Gerçek foto aha da budur ve dünya küp şeklindedir. Bunu nasıl kabul edebiliriz ki? Yani doğru buysa sike sike kabul edeceğiz de ilk duyduğunuzda nasıl edebilirsiniz? Ben edemem şahsen, kolay da olmaz yani.

İşte Newton'ın temelini attığı bu ilkenin yanlışlığını da öyle hemen kabul edemedik, çünkü ona o kadar alışmıştık, gözle görülür durumlar için o kadar yakın sonuçlar veriyordu ki, Kant kalkıp bunu mutlak doğru kabul edip sonrasında çöpe gidecek bir felsefi anlayış bile geliştirdi. Hatta öyle kanımıza işlemiş ki hala bile ilk olarak öğrencilere bu öğretiliyor orta öğrenimde.

Neyse Newton'a da çok takılmayalım, yüklenmeyelim. Severiz, sayarız. Ben misal son kurban bayramında mezarına gittim, otları yoldum.

Artık yavaş yavaş günümüze yaklaşmanın zamanı. Rönesans sonrası coşan bu gelişmeler, 19. yüzyıldan itibaren bilimin her alanında olduğu gibi, fizik ve astronomide de çok hızlanmıştır. Özellikle 20. yüzyılın girmesi ile birlikte fizik bambaşka bir yere, ordan ilham alınan teknolojiler ve icatlar ile birlikte de astronomi çok çok ilerilere gitmiştir.

Dört temel kuvvetten, kalan üçü de bu dönemde bulunmuştur. Elektromanyetik Kuvvet, Zayıf Nükleer Kuvvet ve Güçlü Nükleer kuvvet. Bunları kabaca anlatmaya kalksak dilimiz döndüğünce şöyle olur.

Elektromanyetik kuvvet, zor anlayan arkadaşlar için, "lan abovvv mıknatısa bak nasıl da demiri çekiyor" olayıdır. Farklı elektrik yüklerinin arasındaki temel ilişkileri baz alır, sonradan detayına gireceğiz zaten, etrafımızda gördüğümüz görünen ve görünmeyen ışık da bu elektromanyetik kuvvetin bir parçasıdır ve fotonlar bunu taşırlar.

Zayıf nükleer kuvvet ise bozunma sürecini yönetir. Hani duyarsınız ya haberlerde, belgesellerde bazen, Fukuşima patladı, etrafta şu kadar radyasyon var, onyüzbinmilyon sene şu seviyede radyasyon olacak falan diye, heh işte o radyasyonun zamanla azalması, bitmesine sebep olan arkadaş budur ve radyoaktiviteyi düzenler.

Güçlü nükleer kuvvet de adı üzerinde böyle boş zamanlarında bodybuilding ile ilgilenmiş, whey+plutonium shake içmiş bir halidir. Yok la öyle değil tabiki. Bu arkadaş da tam tersi bozunmayı engeller. Normalde çekirdekte bir arada bulunmamaları gereken nötron ve protonlar bu abimiz sayesinde 404 ile yapıştırılmış gibi sapasağlam birlikte kalırlar.

Bu 4 temel kuvvet gözlemlediğimiz evrenin bir arada durmasını, bizim de bunları anlayabilecek kadar hayatta kalmamızı sağlar.

Şimdi yazının başında değindiğim, hazır daha fiziğin ve astronominin bugününe girmemişken değinmemiz gereken bir saçmalık var. Astroloji.

Bu öyle bir mevzudur ki ne desem bilemedim. İlk paragrafdaki Pelinsu'yu hatırlayın. Bu arkadaşlar kalkan şeylere ilgi duyarlar, yani yükselen şeylere. Yav daha doğrusu şu, bugün merkür yükseldi, mars indi derdindedirler. Aklınıza başka bişey geldiyse kalkan dediğimde, o sizin fesatlığınız kusura bakmayın. Bunlara bakıp kendileri, çevreleri ve insanlık hakkında kıçlarından uydurdukları konuları allayıp pullayıp insanlara satarlar.

Tarım döneminden kalma kodlanmış takım yıldızları da rehber edinirler. Yok güneş boğa burcunda, yok güneş balık burcunda diye. Bunun aslı şudur. Güneş kesin ve net bir doğum noktasına sahip değildir. Ekinokslara göre dünyanın açısı yüzünden kuzey güney ekseninde hareket eder. Ayrıca dünya da sabit olmayıp güneşin çevresinde yıl boyunca hareket eder. Güneş gün doğumu sırasında ufukta bu arkadaşların bahsettiği takım yıldızlara uğramak zorunda kalır. Bu mecburi bir astronomik olaydır. 

Eski insanlar bu gökyüzünde gördükleri yıldız gruplarını, tabiatta gördükleri, benzettikleri hayvanlarla, olaylarla ilişkilendirmişlerdir. Bu tespit ve gözlem kolaylığı sağlamıştır. Ayrıca insanların durduramadıkları bir huyları vardır. Buna pareidolia denir. Bu sebepten belli yıldız gruplarını da belli hayvanlara benzetmişlerdir.

Fakat bu astrologlar veya üstte dediğim gibi at ağzını siktiğimin Pelinsu'su buna ekstra anlam yükler. Güneş bir takımyıldız üzerinde durduğunda doğan insanların aynı huylara ve kaderlere sahip olduğu iddiasındadırlar. Bunun bir sürü ters deneyi yapılmıştır. 

Bir deneyde insanlara burçlarına göre kağıtlar dağıtılıp onları ne kadar yansıttığı üzerinden puan vermeleri istenmiştir. İnsanlar genelde 100 üzerinden 90 civarı uyduğunu iddia etmiştir. Kağıtlar toplanıp bakıldığında ise aslında her burca aynı şeylerin yazıldığı karşısında, yürümek üzere olduğu hatuna burnunu karıştırırken yakalanmış mühendislik öğrencisi tepkisi vermişlerdir. Yani zırvadır, kolpadır. Böyle bişey yoktur. Daha fazla uzatırsam küfür edeceğim o yüzden bu salaklığa burda son veriyorum.  

Şimdilik burda bırakalım bu konuyu. Gelecek yazımızda artık "Öküzün boynumuzun" olmadığından emin olduğumuz dünya ve onu içerleyen, çevreleyen evreni, yeni gelişmelerle okumaya devam edeceğiz.

Büyüklerin ellerinden, küçüklerinden gözlerinden öpüyorum. Annenize iyi bakın, benim bir tane var başımda, çok konuşuyor ama yine de insan onlarsız yapamıyor.

Eyvallah.